Ana içeriğe atla

Nitelikli

Kayıp Ruhlar Diyarı

"Bu maskenin altında etten fazlası var. Bu maskenin altında bir fikir var. Ve fikirler kurşun geçirmez."   — V for Vendetta Gittiler. En yücesi, en bilgesi, en cesuru… Hepsi gitti. Efsane dediklerimizin tadı, ölümün damağında kaldı. Bize de geriye sadece kemiklerinin karıştığı topraklar kaldı. Peki ya ruhları? İnsanlığa olan görevini tamamlayanların ve tamamlayamayanların, eğer hayata biraz daha tutunabilselerdi neler başarabileceklerini düşündüğümüz o ruhlar… Ruhun varlığı, Tanrı'nın varlığının ihtimaliyle eşdeğerdir. Her ikisi de inançla gerçekliğini korur. Ve biliyoruz ki inanç anlatılmaz; onu açıklamaya çalıştığımızda kelimeler ağzımızda düğümlenir. Ancak sözcüklere dökemediklerimiz hislerimizde yaşamaya devam eder. Kazanılmak için çok geç kalınmış anlar, çürümüş fırsatlar ve gitmiş insanlar… Tüm bu kayıplar, bize hissettirir. Öfke, korku, hüzün, ızdırap ve çaresizlikle yıkanırız. Hâlâ üzerimizden damlayan bu duygularla, yeni doğmuş kadar çıplak ve savunması...

SONUN BAŞLANGICI

Günlerden bir gün yine, ben bu sabah da gözlerimi her zamanki gibi açmıştım. Ama anlaşılan herkes için durum böyle değildi.

Ölüm benim için oldukça uzak bir kavramdı ve benim ölüm anlayışımda sadece yaşlılar ölüyordu. Bir şekilde çıktım yola, o birisi ölmüştü. Ama ben o birisine yabancılaşmıştım. Herkesten uzaklaşmış biri olarak kendim kadar ona da uzaktım. Ölümü ve ölümün benim için bir şey ifade edip etmediği sorusu üzerine yoğunlaştım. Evet, hepimiz bir şekilde ölecektik. Kimimiz gencecikken, kimimiz yaşlanıp kimimiz de birdenbire. Olup biteni anlamlandırmaya vakit bulamadan. Bir şekilde ölecektik işte. Benim ölümüm ya da onun ölümü insanlar için kayıp oluşturacak mıydı? Derken aklıma esti, cenaze evine baktım. Gecekondu bir evin önündeydim. Yamuk yumuk, yosunlaşmış beton merdivenlerin basamaklarının tepesinde koli koli ayranlar duruyordu. İnsanlar gruplaşmış onun nasıl öldüğünü konuşuyorlardı. O an için içimi yakan evin harap durumu ve insanların maskeleriydi. Bazıları gülüyordu, bazıları ağlıyordu, belki de bazıları da benim gibi durumu anlamlandırmaya çalışıyordu. Olay basitti, o ölmüştü. Bir de anlaşılan ölümün herkes için bir kayıp duygusu oluşturmuyordu. Açıkçası üzülmüştüm, birden gözlerim dolmuştu ama şu an sırası değildi ağlamayacaktım. Bir araba geldi. Üstünde “CENAZE YIKAMA VE NAKİL ARACI” yazıyordu. Bu normal bir araba değildi. Bir an ben burada ne yapıyordum diye kendime sordum. Bir cevap bulamıyordum. Aracın arka kapağı açılmıştı, ben ise o an dünyaya çakılı bir çivi gibi çakılı kalmıştım. Dudaklarım birbirine yapışmış, kurumuştu, ağzımı açamıyordum. Sanki avuç içlerimde kor bir ateş tutuyordum da yanmıyordum. Bir şeyler demek istiyordum, imdadıma arkadaşım yetişti. “Demek onun için yolun sonu burasıymış.” dedi. Birileri tabuta sarılmıştı, bu nasıl bir şeydi, o gerçekten ölmüş müydü? Yağmur yağdığında camlarda süzülen damlalar gibi yüzümde damlalar süzülürken o ölmüştü ama bu damlalar sıcaktı ve canımı yakıyordu. Böyle olmaması lazımdı. Ağlamamalıydım. Gözlerim bulanıklaşmamalıydı. Her şeyi tamamıyla görmeli, idrak etmeliydim. Feryatlar yükseliyordu, ağlayanlar da vardı. Hayat durmuş muydu? Yoksa devam mı ediyordu? Aracın sürücüsüne gözüm ilişti birden, o umarsızca ambalajlından çıkarttığı kurabiyeyi yiyordu. Yüzü her zamanki gibi bir şey yapıyormuş gibiydi, bir şeyler yemek zaten normal bir şey değil miydi? Ya da yaptığı şeye kutsal gözle baktığım için mi hayal kırıklığına uğramıştım? Aracın kapağı kapatıldı, araç yokuşu yavaşça çıkarak gözden kayboldu. Herkes sürü şeklinde harekete geçti. Bir camiye gelmiştik, o musalla taşına çoktan konmuş, ağlayan ve dua edenlerle çevrelenmişti. Ben de durur muydum, hemen karşısına dikildim ama bu dikilişteki amaç ne dua etmekti ne de ağlamak; sadece uzak, uzaklara dalıp gitmek içindi. Tabutun içindeki insan; o ölmüş müydü? Sanki tabutun kapağı açılacak, içinden yavaşça çıkarak her şeyi açıklayacakmış gibiydi. Ya da tabutun içi boştu ama bu olamazdı; o zaman bu insanlar neden toplanmıştı? Ama ağlayan insanlar da vardı. Gülenler de vardı. Birisi bana dokundu ansızın; kafasında takke vardı. Sanki benden bir şeyler aldı o an; bir şeyler söyledi. Anlamak için etrafına baktığımda anladım: Anlaşılan cenaze namazını kılacaktık. “Hakkınız helal eder misiniz?” dedi imam; düşündüm biraz hakkım olabilir miydi ki? En son ne zaman görüşmüştük; konuşmuştuk onu bile hatırlayamazken… İmam üç kere sordu; her seferinde de herkes tek beden gibi “HELAL OLSUN!!” dedi; bense hâlâ düşünüyordum. Bu olacak şey değildi… Cenaze namazını kılındı. Arkadaşımla bir müddet bakıştık.

Ben hâlâ tek bir kelime dahi edememiştim. Sanırım dudaklarım birbirine yapışmıştı ya da konuşmayı unutmuştum. İkisi de olabilirdi. Konuşamadım işte. Her zaman düşünerek konuşan ben; anlaşılmaz, aptal gibi hissetmemek için on kere düşünüp bir kere konuşan ben; bu sefer düşünmeden bile konuşamaz durumdaydım. Bu çaresizlikten de öte bir şeydi, iliklerime kadar hissettim.

Bir kamyonetin kasasına atladık. Arka kapağına köpek oturuşu yaptım; ellerimi dizlerimden bağlayıp gökyüzüne baktım. Onunla birlikte geçirdiğimiz yıllar geldi aklıma.  O zamanlar ne güzeldi. Hayat kadar isteklerimiz de kolaydı. Şimdi ise ne çok zorluk var. Hayat kadar isteklerimiz de karışık. O zamanlar ne çok sevgi vardı. Hayat kadar isteklerimiz de paylaşımcıydık. Şimdi ise ne çok yalnızlık var. Hayat kadar isteklerimiz de benciliz. O zamanlar ne çok umut vardı. Hayat kadar isteklerimiz de hayalperesttik. Şimdi ise ne çok korku var. Hayat kadar isteklerimiz de gerçekçiyiz. O zamanlar ne çok mutluyduk. Hayat kadar isteklerimiz de doyumsuzduk. Şimdi ise ne çok pişman ve çaresiziz. Şimdi ne hayat kolay ne de isteklerimiz. Sanırım yıllar her insanı farklı kirletiyordu. Neredeyse yarım saate yakın yol gittik ve önünden geçtiğimiz her mezarlığı onun defnedileceği mezarlık zannediyordum. Bir köye girdik; köyden de uzak, bozuk bir orman yola sapmıştık. Burası neresiydi böyle? Köye yakın desen değil; merkeze ise kilometrelerce uzaktı. Bu insanlar bir daha buraya nasıl gelecekti? Ya da gelmek isteyecek miydi?

Kamyonet durdu; yavaşça atladım kasasından; insanların peşinden gittim. Demek ki herkesin sonu buydu. Adımlarımı hızlandırdım; mezarlara baktım; bazıları mermerle kaplanmıştı; bazıları toprakla… Bazılarının kitabesi baştaşlı iken bazıları resimli baştaşlıydı; bazı mezarların hiçbir şeyi yoktu. Bu yıllardır gelenleri gidenleri olmadığına işaretti. Otlar kaç defa yeşillenmiş; kaç defa solmuştu kim bilir? Ama nezdimde bunların hiçbir önemi yoktu. Bir kalabalık gözüme çarptı; insanlar kalabalık bir halka oluşturmuştu. İlk ben de ne olup bittiğini görmek istedim ama o kalabalığa dahil olmak çok zordu. Mezarların arasından geçiyordum ki adamın biri, "Mezara basıyorsun." dedi. Evet, bir yere basıyordum ama burası nasıl mezar olabilirdi? Bastığım mezarın başucundaki mermer mezar bloğun ucuna oturup ne yaptıklarına baktım bir müddet. Her kafadan farklı bir ses çıkıyordu; kimisi ilk taş koyulacak diyordu; kimisi hasır tahta konulacak… Birden bastığım mezara gözüm ilişti. Bu bir mezardı ama baştaşı yoktu; üstünde molozlar mı vardı yoksa biraz önce tartışılan ilk taşları mı yoksa hasır tahtayı mı sorusunda… Bu mezarda taşlar en üste mi konmuştu? Sonra ayak ucumda bir dikdörtgen demir parçası olduğunu fark ettim. Paslanmış, yarısı toprak altında duruyordu. Bu sefer mezara basmamaya dikkat ederek demir parçasını aldım. Bir taş parçasıyla üstündeki kurumuş toprağı çıkarttım: 19*0 - 2**7 yazıyordu. 2017’de ölmüş olmalıydı ve o zamandan bu yana kimsenin gelmediğini düşününce içimi bir ürperti kapladı. Nereden baksam beş yıl geçmişti… Bunun bir mezar olduğuna artık ikna olmuştum, bir günde bu hale gelmemişti… Demir parçasını taş yardımıyla çaktım, tekrar aynı yere oturdum… Kalabalık biraz azalmıştı ve arkadaşım yanıma gelip, "Sen toprak attın mı?" dedi. "Hayır." dedim… İnsanlar koca bir tepe oluşturmuş; yavaş yavaş dağılıyordu ki birden bu dağılışı durduran art arda kesilmeden feryatlar koptu: "Ne olur uzak diye gelmemezlik yapmayın! Onu yalnız bırakmayın! Lütfen! Yalvarırım uzak diye gelmemezlik yapmayın! Onu yalnız bırakmayın! " Bir süre sonra feryatlar kesildi; insanlar tek tek dağılmaya devam ediyordu.

Ben de yavaşça kalktım; o feryatların koptuğu yere doğru ilerledim… Koca tepenin ve çaresiz haykırışların önünde dikiliyordum… Bu dikilişin sonucu toprak atmakla mı yoksa kabullenmekle mi sonuçlanacaktı bilmiyordum… Kırmızı ıslak tümseğe uzun uzun baktım. Üstüne konulan çiçekler şimdiden çamurlanmıştı bile… Ve onun gibi solup toprakla bir bütün oluşturacaklardı belki de… Arkadaşım yanıma geldi. Bana bir şey söylemek istiyordu ama suskunluğumu görünce vazgeçti. Sadece elini omzuma koydu. Bir süre sessizce durduk. Evet, o ölmüştü ve onun ölümü kadar bizim yaşamaya devam etmemiz gerektiği de bir o kadar gerçekçiydi. Belki de onun için üzülmememizi, onun için mutlu olmamızı isterdi. Belki de… Ama ben tüm bunları hissedemiyordum. Sadece boşluk vardı içimde. Sadece acı vardı kalbimde. Sadece pişmanlık vardı aklımda. Yabancılaşmıştım.

 9 Mayıs 2023, Cuma, İzmir



- Eden Everhard



Feleğin çarkı dönmeyecek madem muradımca,
Gökler ha yedi kat olmuş, ha sekiz, bana ne? 
Ölüm bütün isteklerimi yok ettikten sonra  
Ha dağda kurt yemiş beni, ha mezarda karınca.
   - Ömer Hayyam







Yorumlar

Popüler Yayınlar