Ana içeriğe atla

Nitelikli

Kayıp Ruhlar Diyarı

"Bu maskenin altında etten fazlası var. Bu maskenin altında bir fikir var. Ve fikirler kurşun geçirmez."   — V for Vendetta Gittiler. En yücesi, en bilgesi, en cesuru… Hepsi gitti. Efsane dediklerimizin tadı, ölümün damağında kaldı. Bize de geriye sadece kemiklerinin karıştığı topraklar kaldı. Peki ya ruhları? İnsanlığa olan görevini tamamlayanların ve tamamlayamayanların, eğer hayata biraz daha tutunabilselerdi neler başarabileceklerini düşündüğümüz o ruhlar… Ruhun varlığı, Tanrı'nın varlığının ihtimaliyle eşdeğerdir. Her ikisi de inançla gerçekliğini korur. Ve biliyoruz ki inanç anlatılmaz; onu açıklamaya çalıştığımızda kelimeler ağzımızda düğümlenir. Ancak sözcüklere dökemediklerimiz hislerimizde yaşamaya devam eder. Kazanılmak için çok geç kalınmış anlar, çürümüş fırsatlar ve gitmiş insanlar… Tüm bu kayıplar, bize hissettirir. Öfke, korku, hüzün, ızdırap ve çaresizlikle yıkanırız. Hâlâ üzerimizden damlayan bu duygularla, yeni doğmuş kadar çıplak ve savunması...

SESSİZLİĞİN İLK SESİ

 


SESSİZLİĞİN İLK SESİ


Bomboş bir odanın içinde boşluk ve ben vardık sadece. Boşluğu hissediyordum. Ne hissediyordum bilmiyorum. Boşluğu hissediyordum ama neydi bu boşluk? Ne ifade ediyordu bu boşluk bana? Boşluk diye bir his türü var mıydı?

Kaybetmiş hissediyordum. Ellerimi uzattığım kupa tam da o an elimden alınıp başkasına verilmiş gibi hissediyorum. Çünkü ben kupaya doğru ellerimi uzatırken bir anda yorgun düşmüş ve yere yığılmışım gibi...

Gözlerimi gökyüzüne çevirmiş ve kaybetmişim her şeyi o an.

Upuzun bir hayat kaybetmiş gibi hissediyorum. Ölmüş ve yaşamaya devam ediyor gibi hissediyorum. Kaybolmuş hissediyorum. Avucumun içi gibi bildiğim bir yerde yürürken bir anda tüm sokaklar ve binalar değişmiş gibi,içinde yaşadığım sokak yok olmuş gibi hissediyorum. Sadece evsiz değil sokaksız kalmış gibi hissediyorum.Yertsiz,yurtsuz,haritasız kalmış gibi hissediyorum. Bir düşünsenize sadece hayal edin,birgün evinizden çıkıyorsunuz ve bir yere gidiyorsunuz; okula,hastaneye, alışveriş merkezine, parka, sahile, markete... herhangi bir yere. Sonra ezbere bildiğiniz yollardan eve dönüyorsunuz. Kendi sokağında giriyorsunuz ve bir bakıyorsunuz; o sokak artık orada yok. Kıyamet kopmuş, herkes ölmüş ama ben ölmemişim gibi hissediyorum. Hayatta kalmışım ama bunun hiçbir anlamı yokmuş gibi hissediyorum. Savaş bitmiş kazanmışım ama bir tek ben sağ kalmışım gibi hissediyorum. Düşmanlarım ölmüş ve o savaştan tek sağ kalan benmişim...

Savaşı kazanmışım ama tek başımayım ve bu mutluluğu paylaşabileceğim tek bir insan bile yok hayatımda.

Ahh! İşte bunun gibi milyonlarca düşünce, milyonlarca his, milyonlarca soru işareti, milyonlarca keşke...Bunların toplamıdır bu boşluk...Adı ”boşluk” tu belki ama içinde birçok şey barındırıyordu...

Küçükken ne olmak istiyordunuz? Doktor mu? Avukat mi? Öğretmen mi? Nasıl karar verirdiniz peki? Görüp etkilenince mi, anlatılanlardan mı, vay be bende böyle olabilirim diyerek mi? Çok keyifli değil miydi? Ben aklıma gelen ilk mesleği olmak istiyorum derdim. Fakat yaş aldıkça daha çok bilinç kazandıkça o keyif size cehenneme bile dönüşebiliyor.

Kendimden bahsedeyim: Ben küçükken izlediğim bir dizide görüp doktorlardan çok etkilenmiştim. Halbuki hala bir filmde bile en ufak kanlı sahneye bakamam veya iğne yapılmasından hiç hoşlanmam, fobi gibi bir şey sanırım. Evet buna rağmen doktor olmayı çok istiyordum. Ha birde bunlar en masum sebepler. Tabii küçükken bunun gerektirdiği zorunluluklar umrumuzda olmuyor. Ya zaten hangimiz hayal kurarken “şöyle bir durum var yalnız böyle olmaz'' diyerek hayallerinin yönünü değiştiriyor?

Neticede “hayal kuruyoruz neden tasarruf edelim ki?”

Olmak isteyip de olamadığımız veya istemeyip olduğumuz da bir takım şeyler yok mu? Elbette var.  Mesela ben evlenmem deyip evlenenler, avukat olacağım deyip işsiz kalanlar...ve daha niceleri.

Her şey değil ama çok şey bizim elimizde mesela bir meslek sahibi olabilmek için o mesleğin gerektirdiklerinin yerine getirilmesi gerekiyor. Ben mesela doktor olmak istiyordum ama sayısal dersleri hiç sevmem. Sevmemeyi de bırakın nefret boyutunda. Ama o yaşlarda bir mesleğin sayısal gerektirdiğiyle ilgilenmiyorum. Bence birçoğumuz ilgilenmiyorduk. Bu tamamen kazandığımız bilinç ve edindiğimiz sorumluluklarla alakalı bence.

Aldığınız sorumlulukları karşı ne tepki veriyorsunuz? Her seferinde yeni sorumluluklar almak sizi boğuyor mu yoksa mutlu mu oluyorsunuz? Her yeni yaş yeni bir sorumluluk diyebilir miyiz? Olabilir ama sorumluluk almak için yaş almak gerektiğini düşünmüyorum


''Birisinin eksikliğini duyuyorum ötekinin fazlalığını. Eksik olan gelip boşluğunu doldurmuyor, fazla olan gidip yerini boşaltmıyor. İkisinin arasında kör, sevimsiz bir yerdeyim.''

 Atilla İlhan


Boşluk denildiğinde aklımıza “yokluk” da gelmedi mi? Benim geldi. Eksiklik, fazlalık...Hayatımızda hep hissettiğimiz, hep fazlalık duyduğumuz durumlar yok mu? Elbette var. Duygu eksikliği olabilir, sağlık durumu ile ilgili bir eksiklik olabilir, parasal anlamda bir eksiklik olabilir; elbette aynı durumların fazlalığı da olabilir. Bunlarla nasıl başa çıkıyorsunuz ?Atilla İlhan gibi ikisinin arasında sıkışıp kaldınız mı yoksa elinizden gelen bir şey olmasına rağmen bekliyor musunuz? Tamam, kabul ediyorum bazen elimizden bir şey gelmediği hissini kendimize empoze ediyoruz. Belki de gerçekten gelmiyordur, bilmiyorum ama neden gelmesin ki yaşam bizim, imkanlar, olasılıklar bizim, başarı bizim, başarısızlık bizim kısacası her şey bizim ve bunu sadece biz başarabiliriz. Evet bazen imkanlarımız belirli konular için sınırlı oluyor ama sınırlı olmadığı durumlarda muhakkak vardır. Önemli olan onları bulup onlara yoğunlaşmak. Boşa kürek çekmektense doğru kayığa binip kürek çekmeyi yeğlerim. Siz de öyle tercih edersiniz bence. Zaten neden boşa vakit harcayalım ki. Geri getiremeyeceğimiz tek şey: zaman. Neden onu doğru şekilde değerlendirmeyelim ki?



Siz hiç “ben ne yapıyorum ya” dediniz mi? Elbette demişizdir. Peki bunu söyleyip ne yaptınız ?Üstüne gitmeye devam mı ettiniz? Kolaylıklar hoşumuza gidiyor değil mi?

Bir şey soracağım: ”Psikolojim yerlerde” cümlesinden ne anlıyoruz? Buradaki “yerler” neyi ifade ediyor? ”Yer” kötüyü ifade ediyor değil mi? Neden böyle? ”Havalara uçuyorum” derken de mutlu olduğumuzu belirtiyoruz.

Bu niçin böyle? ”Yerler” deyince kötü oluyor da “hava” deyince neden iyi oluyor? Havaya bakıldığında veya gökyüzüne bakıldığında belki de iyi hissediliyordur. Neticede oksijen alıyoruz. Fakat havanın da içimizi kararttığı, sıktığı durumlar yok mu? Hatta “hava çok sıkıcı, içim daralıyor ”illaki demişizdir. E madem net bir şey yok o zaman neden net bir kavram var? Biri kullanmış bu tabiri ve şuan hepimiz kullanıyoruz. Sözcükler bile söylemek istediğimiz gibi değil, kalıplaşmış

Kalıplaşmış başka neler var?

Cümleler, insanlar, kurallar ve daha birçok şey. Tamam, biliyorum bakmayın öyle tek başımıza biz bu kalıpları yıkamıyoruz. Ama bir şey soracağım gerçekten bu kalıpları yıkmak istiyor muyuz? Bunlar bize kolaylık sağlamıyor mu? Mesela az önceki örneği baz alalım. Havanın da kötü olduğu durumları olduğunu uzun uzun düşünüp birde cümle türetmeye çalışarak ohooo hazırı varken neden yeni cümleler türetmek için vakit harcıyoruz ki? Dediğim gibi sadece cümlelerde de böyle değil. Hele ki şu son zamanlarda para kazanmak için de yapılan her şey de bu durum söz konusu.

Belki de gerçekten değiştirmek istemiyoruzdur. Birden aklımıza esse bile bunları düşünerek bildiğimizden şaşmamayı daha doğrusu olayı bırakıp zora gitmeyi denemiyoruz. Denesek belki de değişen bir şey olmayacak bunu da kabul ediyorum. Ama denemekten zarar gelmez arkadaşlar. O aptal yargılama bakışlarına maruz kalacaksınız belki ama değecek belki de hem iki gün sonra yüzünü bile hatırlamayacağınız insanlar için gereksiz düşüncelere kapılmaya hiç gerek yok. Hem hepimiz çevremizde en az bir insanı konu fark etmeksizin yargılamışızdır. Bu yüzden bu tarz konular yüzünden kara kara düşünmeye gerek yok. Tamam sinirlendiğimi kabul ediyorum ve yeni bir soruyla geliyorum.



Sadece başka bir meslek hayal edip başka bir mesleğe mi evrildiniz yoksa bu diğer her konu için geçerli mi?

Bir şey daha soracağım: O bizim mesleğimizi belirleyecek olan sınavdan sonra bile düşündüğünüzden belki de çok daha güzel belki de çok daha kötü bir meslekle karşı karşıya kalacaksınız. Yani her an değişebilecek bir durumdan söz ediyoruz. Neden kafamızdakini değiştirmek için bu kadar şartlanıyoruz ki? Neticede şartlansak da her an değişebilecek bir durum. Hayal kurmaktan, hedef koymaktan hiçbir zaman vazgeçmeyin. Ben hayal kurmayı çok severim. Elbette hayallerimiz de bazen kötüye evrilebiliyor. Ama hayallerinizi sizden başka kimse yönetmiyor. Bu yüzden kötüye evrildiği zaman dur diyebilmek sizin elinizde. Hayal kurarken de kötü olayları, düşünceleri bir kenara bırakalım zahmet olmazsa. Yani bence öyle yapmalıyız. Çünkü en büyük motive kaynaklarından bir tanesi de hayal ve hedeflerimiz.

Elbette size hayal dünyanızla birlikte pollyanna olun demiyorum. Belli başlı gerçekleri bilerek yaşamamız gerekiyor. Onlara uygun hayaller kurarak gerçekleştirme hedefimizin olması gerekiyor. Hayal, kurmak için kurulmamalı. Onu herkes yapabilir. Mühim olan onu hedef haline dönüştürmek ve onun için sağlam adımlar atmak.

 

''Ah, bu boşluk; burada göğsümde hissettiğim bu korkunç boşluk! Sık sık düşünüyorum, onu bir defa olsun yalnız bir defacık göğsüme basabilsem sanki bütün boşluk dolacak gibi.''

 Goethe


Rüzgar söner, ateş diner, sular çekilir, boşluk daralır ve yokluk bile yok olabilir bazen. Bazı şeyler zaman alır ve zamanda bazı şeyleri alır bizden. Yok demek var demektir ve var demek yok demektir bazen. Güneşin doğmasını beklerken akşam olabilir ve akşam vakti güneş doğabilir hiç beklemediğiniz bir anda.



“Boşluk" soyut bir kavram değil mi? Elle tutulur, gözle görülebilir bir kavram değil fakat belki de en dibine kadar hissediyoruz. ”Hissetmek nedir sizin için? Neleri hissedebilirsiniz? Nasıl hissedebilirsiniz? Hissetmek belki de 5 duyu organımızla algılayabileceğimiz ve somut kavramlar için geçerli bir durum. Fakat “boşluk" bakıldığında soyut bir kavram olmasına rağmen somut -hissedebilmemiz için-gerekli koşul sağlanıyor. Ama hepimize farklı şeyler hissettiriyor. Kimine hüzün kimine aşk kimine korku hissettiriyordu bu boşluk. Hepimiz aynı duyguyu hissetsek öyle bir kavram olur muydu? Bana ne hissettiriyor ya da hissettiriyor mu diye düşündüm bu satırları yazarken...

Hissetmiş miydim boşluğu gerçekte? Boşluk neydi? Belki de benim için karşıdan karşıya geçerken zihnimden geçenlerle içimde oluşan şeylerde boşluğu ifade ediyordu.

Boşluğu nerede hissedebiliriz? Göğsümüzde? Zihnimizde? Veya vücudumuzun herhangi bir yerinde.

Mesela ellerinizde de boşluğu hissedebilir misiniz? Ellerinizi kaybettiğinizi düşünün. Elleriniz artık yok. Hiç; boşluk olabilir mi? Neden olmasın elbette olabilir.Boşluk yalnızca içimizi yiyip bitiren o lanet duygular değildir. Maddi kayıplar hepimiz illaki yaşamışızdır. Bu da “boşuk" olarak adlandırılamaz mı? Evet, adlandırılır. İnsan bir sürü şey kaybedebilir ve geriye kalan küçücük çakıl taşından bile dünyanın en mutlu insanına dönüşebilir.

Hem her şeyimi kaybetmişim hem de koskoca çakıl taşı mahzeni kalmıştı geriye dünyanın en mutlu insanı değildim de neydim? Işıklar benim için artık aydınlıkta bile yanıyordu...

Benden size bir tavsiye...Karanlıkta kaldıysanız aydınlık aramadan önce karanlığı sevmeyi deneyin; belki de mutluluğu karanlıkta bulursunuz ve sonra karanlık bile aydınlık gelir size...Siyaha bakıp, beyaz görmek bizim elimizde, beyaza bakıp siyah görmek de...

''Nefret ettikleriniz bile gittiğinde içinizde bir boşluk bırakırlar''

 Patrick Ness


İçimdekini kusmalı mıydım?Tutmalı mı?Bu ikilem bile bir boşluğu çağrıştırıyordu bana.Belki de her an çağrıştırıyordu ama ben yoğunlaşmıyordum...

Zaman kusuyor

Biriktirdiklerini

Nehrin avucuna 

 

Yankılanıyor 

İçimdeki mağara 

Dünya duyar mı?



-Vega

Yorumlar

Popüler Yayınlar