Ana içeriğe atla

Nitelikli

Kayıp Ruhlar Diyarı

"Bu maskenin altında etten fazlası var. Bu maskenin altında bir fikir var. Ve fikirler kurşun geçirmez."   — V for Vendetta Gittiler. En yücesi, en bilgesi, en cesuru… Hepsi gitti. Efsane dediklerimizin tadı, ölümün damağında kaldı. Bize de geriye sadece kemiklerinin karıştığı topraklar kaldı. Peki ya ruhları? İnsanlığa olan görevini tamamlayanların ve tamamlayamayanların, eğer hayata biraz daha tutunabilselerdi neler başarabileceklerini düşündüğümüz o ruhlar… Ruhun varlığı, Tanrı'nın varlığının ihtimaliyle eşdeğerdir. Her ikisi de inançla gerçekliğini korur. Ve biliyoruz ki inanç anlatılmaz; onu açıklamaya çalıştığımızda kelimeler ağzımızda düğümlenir. Ancak sözcüklere dökemediklerimiz hislerimizde yaşamaya devam eder. Kazanılmak için çok geç kalınmış anlar, çürümüş fırsatlar ve gitmiş insanlar… Tüm bu kayıplar, bize hissettirir. Öfke, korku, hüzün, ızdırap ve çaresizlikle yıkanırız. Hâlâ üzerimizden damlayan bu duygularla, yeni doğmuş kadar çıplak ve savunması...

Yaratıcı Melankoli

Yaratıcı Melankoli

İçe dönüklüğe düşman 21. yüzyıl insanı kendine sahte mutluluklar elde etmek için teknolojiden, meditasyona, alışveriş çılgınlığından yogaya, spora, müziğe sanata, dansa her yolu dener. Çünkü mutluluk temel ihtiyaç, elde edilmesi gereken tek zaferdir. Kişisel gelişim uzmanları , yaşam koçları, psikologlar, diyetisyenler, estetisyenler  hepsinin amacı toplumca kabul gören standartlara uygun mutlu insanı oluşturmaktır . Acıdan kaçıp, hazza ulaşmaktır tek ilacımız. İçe dönüklükten kurtulup, dışa dönük insan haline getirmektir. Kendi iç dünyasında huzuru bulan, az kişiyle derin ilişkiler kuran insan olmaktansa, geniş bir çevresi olan, kalabalıklar içinde yüzeysel ilişkiler kurarak kendi varoluşunu bulmuş dışa dönük insan olmak yeğdir. İçe dönük insan 21. yüzyılın istenmeyen çocuğudur. Neredeyse bulunup düzeltilmeli, yeter dozda mutluluk verilip “normalleştirilmelidir”.  İçe dönük insan melankoliyi seven, bu durumdan içten içe haz almayı başarmış, bu durumu değiştirmek istemeyen kişidir de aynı zamanda. Karanlığı, kasveti sever. Bu durum onun için bir zorunluluk değil hayatının gerçek yüzü, kendini huzurlu hissettiği evidir. Kapitalist düzenin sevmediği insandır aynı zamanda, alışveriş yapmaz, eğlence dünyasına uzaktır, kalabalıkları sevmez, sosyal medya kullanmaz, marka takıntısı yoktur. 

            Melankoli, sanatı, felsefeyi, edebiyatı, besleyen önemli bir damardır. “Acıdan geçmeyen şarkılar biraz eksiktir.” der bir şarkı sözünde.  Yaratıcı melankoli kişiye uzun yıllar arkadaşlık etmiş hüzünlerinin,  kalbinde demlediği acılarının, içinde kaybolduğu çıkmazlarının ona bir ödül, bir güzellik olarak geri dönmesidir. Edebiyat, felsefe, sanat dünyasında çarpıcı eserlerin çoğu varlığını bu eşsiz ruh durumuna borçludur. 

 Başarısızlığın filozofu olarak geçer kaynaklarda Emil Cioran, hayata nihilizm çerçevesinden bakar. Hepsi birbirinden etkileyici yirmiden fazla kitabın yazarıdır. Nietzche’den daha dip, daha karanlık ama hayatla dalga geçen alaycı bir mizah anlayışına da sahiptir. En büyük hobilerinden birinin mezarlık gezmek olduğu bilinen filozofa göre; “Yazılmış her kitap ertelenmiş bir intihardır.”. Ama intihar eylemini saçma olarak niteler çünkü her insan intihar için geç kalmıştır. 84 yaşına kadar intihar etmeden yaşamayı başarmıştır. Yazı yazmazsa mahvolacağını hatta suikastçı bile olabileceğini iddia eder.  Hayat saçma ve anlamsızdır ona göre. “Nereye gidersem gideyim aynı ait olmama, boşunalık duygusu… Benim için hiçbir önemi olmayan şeye ilgi duyuyormuş gibi yapıyorum. Kendimi ya mekanik olarak ya da hayırseverlikten, fakat hiçbir zaman bir yere varmadan çalıştırıyorum. Beni cezbeden başka bir yer var ve ben bu yerin nerede olduğunu bilmiyorum.”  

Hiçbir yere ait olmamak hissi.. Nerede değilse orada mutlu olacakmış hissi. Hiçbir yere sığamama, her yerde fazla olma hissi... Bu duygu durumu içedönük, melankolik insanların ortak sesidir.

                Frida Kahlo, naif,  kendini sevdiren, çocuksu, alçak gönüllü mizah anlayışıyla yapmıştır resimlerini. Time dergisi onun sanatını fırça ve boya ile yazılmış acı verici bir otobiyografi olarak özetler. 6 yaşında geçirdiği çocuk felci nedeniyle bir bacağı gelişmemiş. Bedeni eğik bir hal almıştır. Sayısız cerrahi operasyon geçirmiştir. Sınıf arkadaşları tarafından “Tahta bacaklı Frida”  takılmıştır. Hissettiği duygusal acıyı hiçbir zaman unutmadı. 18 yaşında geçirdiği bir otobüs kazasında omurgası üç yerinden kırıldı, köprücük kemiği, iki kaburgası kırıldı, sağ bacağında 11, leğen kemiği 3 yerinde kırıldı. En kötüsü sol kalçasından giren vajinasından çıkan bir demir parçasıydı ama o her şeye rağmen hayatta kaldı. Kazadan önce tıp alanında kariyer yapmayı planlıyordu. Kazadan sonra okula hiç dönmedi. Kazadan sonra kendini toparlamak için resime ağırlık verdi. 


Diego Rivera ile ömür boyu süren çalkantılı birlikteliğinde defalarca aldatılmış, boşanmış her seferinde  tekrar Rivera ile evlenmiştir.  Frida’nın üzerinde en büyük etkiyi Dieogo’nun kız kardeşi Cristina ile ilişkisi olduğunu öğrenmesi olmuştur. Bu çifte ihanet olayından sonra çok sevdiği saçlarını kesmiştir. Kocası ve kız kardeşi arasındaki gizli ilişkiden derinden yaralanan Frida, bu acıyı yaratıcı güç olarak kullanacak ve böylece başyapıtlarından birini gerçekleştirecektir: Bazı Küçük İğneler . Frida bu durumu şöyle anlatacaktı; ''Hayatımda iki büyük kaza oldu. Biri otobüs kazası, diğeri Diego'ydu. Diego açık ara en kötüsüydü. " .

''İyileşmek mi?'' dedi Frida. ''Ama ben hasta değilim ki. Kırık döküğüm. Aynı şey değil, anlıyor musunuz?'' “Beni anlamadın demeyeceğim. Beni anladın. Zaten en dayanılmaz acı buydu. Sen beni anladın. Anladığın halde canımı yaktın.” 

Sanat bir yüceltme şeklidir. Frida resim yoluyla acılarını yüceltmiş, onlara katlanılır hale getirmiştir. Dram dolu hayatını renkli resimleriyle süslemiş eşsiz bir kadındır.

                 


 Bu güzel sözler melankolik dizeleri ile tanınan Ümit Yaşar Oğuzcan’a aittir. Kazalarla, hastalıklarla ve sakatlıklarla dolu hayatı sürekli ölüm ve yaşam arasındaki ince çizgide geçer ünlü şairin. Yüksek ateşle geçirdiği kızamık sonucu kekeme kalmıştır. Tüm bu yaşananlar ruhunda derin yaralar açtı. Sanatçıyı içine dönük, yalnız kalmayı seven birisi haline getirdi. Özellikle şiir yazarken dünyayla bağı tamamen kopuyordu. Şiir okurken kekelemiyor, bambaşka biri haline geliyordu. Zamanla sürekli intiharı düşünen biri 
haline geldi. 

''Beni hayallerimin bittiği yere asın.” “Yaşamdan çok ölümü seviyorum.” Kurduğu cümleler intihar fikrinin aklını, ruhunu ne denli etkilediğinin bir göstergesiydi. Ümit Yaşar Oğuzcan, hayatı boyunca 24 kez intihara teşebbüs etmiştir. İçine düştüğü ruh hali yalnızca onu değil, etrafındaki kişileri de oldukça etkilemiştir. Evde sürekli babasının başarısız intihar girişimlerinden doğan gerilimle büyüyen oğlu Vedat henüz 18 yaşındayken bir fincan kahve ve ardından bir fincan da konyak içip bedenini Galata Kulesi’nin tepesinden boşluğa bırakarak babasına verilecek en büyük cezayı verdi. Arkasında ise bu intiharı daha da dramatik hale getirecek olan bir not bırakarak;  “Baba öyle intihar edilmez, böyle edilir.”  


Hayatı boyunca içedönüklüğü sevmiş, derin acılardan geçmiş, yasın yükünü yaratıcılığına güç yapmış bir sanatçı Ümit Yaşar Oğuzcan. Ölmeyi istemiş ama ölmemiş, kendini yaşayarak cezalandırmış bir şair.

 

  İngiliz yazar Aldous Huxley’in dediği gibi: “Belki de birinin acı çekmesi iyidir. Bir sanatçı mutlu olursa herhangi bir şey yapabilir mi? Hiç, “bir şey” yapmayı ister miydi? Sonuçta sanat hayatın korkunç sertliğine karşı bir protesto değil midir?”



Aristoteles: “Neden felsefe, şiir veya sanatta öne çıkan tüm insanlar melankolik?” diye sorar.

            Mutluyken, gülerken, sevdiğimizin yanımızdayken, hayatın ritminde, güzel bir sohbetteyken düşünmeden uzağız çoğu zaman. Hayat bize tozpembe yüzünü göstermiş, bizde olanca gücümüzle onu içimize çekmekle meşgulüz. Bu durum çoğu zaman yaratıcılığın durduğu, bencil bir haz istenciyle hayatı sömürdüğümüz bir durumdur. Fakat tecrübelerimiz bıkıp usanmadan bize göstermiştir ki, hayat hep böyle sürüp gitmez. Tozpembe balon patlar, ellerimiz cebimizde koştuğumuz o yolda takılıp düşeriz bir gün. İşte o zaman harika bir şey olur. Düştüğün yerde başını ellerinin arasına alır, düşünürsün. Derin düşünce aşamasıdır bu. İnsanın, toplumdan, kendinden bir süre uzaklaşıp olayı farklı boyutlarıyla gözlemlemesidir. İçine doğru, ruhsal olarak genişlemesidir. Bu acıyı sevmek değildir, acıların bizi büyüttüğü, ruhumuzu olgunlaştırdığı bir bilinç seviyesidir. İşte bu aşamada yaşanan hüzün  “görebilen” gözler, “duyabilen” kulaklar ve “hassas” kalpler için farklı bir anlam kazanır. Biz düşerken, yaratıcı melankoli tutmuştur elimizi. 


-Lilithia





Yorumlar

Popüler Yayınlar