Nitelikli
Lepidopteralar Üzerine
Annem, yeterince yemek yersem kanatlarımın çıkabileceğini söylemişti, ama şu an arkadaşlarım çok yediğim için benimle alay ediyorlar. Hatta bazı kanatları çıkmış yetişkinler, çok yemek yiyenlerin hepsinin tırtıl kafeslerinde tıkılı kalacağını söylediler. Onlar haftalar önce benliklerinin kafesinden kurtulmak için savaşmışlardı; bu nedenle sözlerine inanmamam olanaksızdı.
Mania, Empedocles ile Lunar adlı lepidopteralardı beni korkutanlar. Üstelik tamı tamına iki hafta yaşamışlardı ve aynı zamanda yırtıcı kuşlar, nerede olduklarını öğrenmek üzereydi. Kısacası, yakında yeniden kanatsız olacaklar, bedenleri solacaktı. Kim böyle bir zamanda birisinin kalbini kırarak ayrılmak ister ki?
Kanatları çok ihtişamlıydı; Mania, Empedocles’in eşi, Lunar ise çok zarif görünüyordu. Aşkları müthiş bir akışa sahipti doğanın içinde; benim gibi çıkıntı durmuyorlardı. Fakat onlar da bazen ayrılıyorlardı; renkleri farklı olduğu için aynı bitkinin üzerinde kamufle olamıyorlardı. Yaşamayı aşklarından çok önemsediklerini hatırlatıyordu kuşlar onlara. Bu, onları rahatsız ediyordu; yavrularını yemekte olan bir örümcek gibi hissediyorlardı.
Ben onların ürpertici sözlerine rağmen yaprakları bir haşere gibi tüketiyordum. Küçük çocuklar benden kaçışıyorlardı, yaprakların arasına kaynayıp akşam yemeğim olmamak için. Yaprakları yerken bazen düşecek gibi oluyorum; tabii ki o sırada aşağıdaki uzaktan akrabalarımı görüyorum.
Müthiş çirkin görünüyorlar; ayrıca önlerine ne gelirse yiyorlar, hiç umursamıyorlar. Neden yaşadıklarını anlamlandıramıyorum.
Aslında düşünüyorum, onların yaşamı kendi tercihleri değil sanırım. Kırkayakların her çift ayağının üstünde bulunan zırhı toplaması, birçok farklı ilgi alanına sahip arkadaşlarının milyonlarca yıl önce ölmesine neden olmuştur. Hatta milyonlarca yıl olduğunu sanmıyorum çünkü annem bana kırkayaklarla ilgili trajedi dolu bir hadise anlatmıştı.
Zırhından kanat yapmaya çalışan bir kırkayak, hem uçamamış hem de bu sırada zırhını karıncalar alıp evlerine kapı yapmış; en kötüsü bir örümcek onu yemiş. Her işittiğimde ürperirim, uykularım kaçar.
Düşünüyorum bir peltek lepidoptera sözünü: "Tout comprendre, c'est tout pardonner." Her şeyi anlamak, her şeyi bağışlamaktır.
Anlıyorum ikisini birden; biz lepidopteralar, zarafetimizi kullanarak gökte uçan diğer insektlere nispeten dört kat daha az kanat çırparak yaşıyoruz. Ama o hırpani bir şekilde hareket eden kırkayakların başka çareleri de yok ki. Koşulları, onların bizler gibi rahatça kanat çırpmasına izin vermiyor. Fakat benim onlara tepeden bakmaktan başka çarem var -elbette yok, biliyorum, ama var.
Onların minik, bir sürü ayağının çok tatlı bir ritim içerisinde hareket etmesi gerçekten büyüleyici. Ben daha “küçük” bir tırtılım, ama kibirli olmak yerine böyle düşündüğümde huzur buluyorum. Onları, kişisel, kısa ve ucuz duygularım için yahut daha da yükselmek için kullanmaya niyetim yok Mania Empedocles gibi. Ritim ve dönüşüm doğayı güzel kılıyor bence. Mesela o ağustos böceklerinin kulakları tırmalayan kahkahalar atarak dalga geçtikleri karıncalar olmasa, sanayi devrimi nasıl gerçekleşecekti?
Ben mutluydum obez olmaktan, obez olabilirim ama sonuçta hâlâ ortadaki iki ayağım yere değmiyordu.
O sırada Bayan Lunar, benim yaprağını yediğim çiçekten nektar içiyormuş. Hemen alaycı bir sesle, "Onlar yalancı ayaklar, Atlas ayak bile değiller hatta!" dedi. Sonra yaprağımı yemeye ara verdim ve biraz daha konuşursa onu da yiyeceğimi söyledim; hemen toz oldu, tabii ki.
Nasıl olduğunu bilmiyorum ama orada uyuyup kalmışım. Ama o kadar rahat ki... Uzandığım yer biraz sıkışık olması dışında gayet konforlu. Ayrıca karanlık ve yemek yok. Debelenince sallanıyorum, ama karanlıkla birlikte sallanıyorum.
Sallanışımı birisi fark etmiş olacak ki bir bağırtı sesi geldi:
"Hey çocuklar, bakın, Atlas kafese atılmış!" dedi Picasso. Ardından Rosy ve Gecekondu Hırsızı da geldi.
Herkesin merak ettiği, nasıl olduğunu bilmediği bir periyod bu. Mania, ünlü şaman Wooly’nin kapısında çiçeklerce nektarla kırk gün beklemiş ama yine de sorusu cevapsız kalmış. Aslında Wooly’nin yazdığı bir kitap var fakat kimse anlamıyor. Anlayanlar da bu bilgiyi herkesten saklıyor, sanırım. Fakat bu benim pek umurumda değil. Bir süre sonra arkadaşlarımın heyecanı sıkıntıya dönüştü, ardından ayrıldılar. Ben de sıkılıyordum fakat ayrılamıyordum. Onların yanı sıra, mental sıkıntının dışında fiziksel bir sıkışma da söz konusu olmaya başlamıştı. Ya kendimi bu hapishaneden kurtaracaktım ya da çişimi altıma yapacaktım.
Dışarı çıkmak için ayaklarımı tüm gücümle kozaya ittirdim. Çok yorgun düşmüştüm; kozanın yarısı üstümde, dala tutunup sızdım. Uyandığımda iki tane yılan bana bakıyordu. Kaçtım. Daha çok çabalarken uçtum. Nasıl bilmiyorum ama uçuverdim. Sonra yılanlar da uçmaya başladı. Ne kadar hızlı kanat çırparsam çırpayım, yılanlar önüme geçiyorlardı. Mania, bana o yılanların aslında kanadımın motifleri olduğunu çığırana kadar korkunç bir şekilde yükseldim.
Aşağıya kuvvet uygulamadan zarifçe indim.
Herkes bana hayranlıkla bakıyordu, bana obez olduğumu söyleyen arkadaşlarım ortalıkta görünmüyorlardı. Tamam, sonra ayrıldılar yanımdan. Ardından birkaç hafta bu şekilde yaşadım; kurbağalar bile benden korkuyorlardı. İkinci haftanın sonunda yaşlandığımı fark ettim. Yaşadım, umurumda da olmadı yaşamak, ama mutlu yaşadım. Bir hayat daha yaşamak ister misin diye sorsalar, "Hayır, istemem" derdim, çünkü sonu yok ki.
Mutsuz olduğum için
değil, bu hayatı defalarca yaşayabilirdim eğer unutmuş olsaydım yaşadığımı.
Önemli olan da bu bence. Ben, yaşadığım için pişman değilim, bu hayatı
defalarca yaşayabilirim ama bir anlamı yok ki. Anlamı olan, defalarca
yaşayabilecek olduğuma inanacak kadar güzel bir yaşam yaşamış olmam. İki hafta
uçtum, iki hafta yüzdüm, iki hafta koştum, iki hafta av oldum, iki hafta da
avcı. İstemem çünkü bence sonsuza kadar yaşamak kadar korkunç bir hadise yok.
Kısa tanıdığım yaşamımdaki her güzel anıyı mahveder sonsuza kadar yaşamam
benim.
Birisini tanımak için çok fazla zamana ihtiyacın yok, yalnızca pesimist olmalısın. Yaptığı her eylem, söylediği her sözcük en pesimist biçimde yorumlandığında ortaya çıkar. Fakat herhangi bir duygu beslediğin kişiyi tanımak için yaşamın yetmeyebilir.
Umurumda değil birisini tanıyıp tanıyamamak, yalnızca bunu yaşama benzetiyorum. Tadını alabileceğin ne kadar duygu var bir süre sonra? Hayır, sıkılmadım, ama yok olmayı sonsuza kadar yaşamaya tercih ederim. Kendi perspektifimden baktığımda, başkalarının kalbinde ya da nefretleriyle zihninde yaşamanın beni rahatsız ettiğini söylemiyorum; aksine hoşuma giderdi. "Hoşum" olsa idi ölünce. Daha çok ilgilendiğim, sonsuzluğun korkunçluğu. Yok olmaktan daha berbat bence. İstediğin kadar ırmak ve üzüm sun, umurumda değil, yanında peynir bile olsa - üzümün.
-Cadmus
-Κάδμος

https://open.spotify.com/intl-tr/track/5MUMrFGqIgPPpWTj2tsEdT?si=0032addb2da84a7c
- Bağlantıyı al
- X
- E-posta
- Diğer Uygulamalar
Popüler Yayınlar
Zaman Tüm Beyinlerin Ortak Zihnidir
- Bağlantıyı al
- X
- E-posta
- Diğer Uygulamalar
.jpg)



Yorumlar
Yorum Gönder