Ana içeriğe atla

Nitelikli

Kayıp Ruhlar Diyarı

"Bu maskenin altında etten fazlası var. Bu maskenin altında bir fikir var. Ve fikirler kurşun geçirmez."   — V for Vendetta Gittiler. En yücesi, en bilgesi, en cesuru… Hepsi gitti. Efsane dediklerimizin tadı, ölümün damağında kaldı. Bize de geriye sadece kemiklerinin karıştığı topraklar kaldı. Peki ya ruhları? İnsanlığa olan görevini tamamlayanların ve tamamlayamayanların, eğer hayata biraz daha tutunabilselerdi neler başarabileceklerini düşündüğümüz o ruhlar… Ruhun varlığı, Tanrı'nın varlığının ihtimaliyle eşdeğerdir. Her ikisi de inançla gerçekliğini korur. Ve biliyoruz ki inanç anlatılmaz; onu açıklamaya çalıştığımızda kelimeler ağzımızda düğümlenir. Ancak sözcüklere dökemediklerimiz hislerimizde yaşamaya devam eder. Kazanılmak için çok geç kalınmış anlar, çürümüş fırsatlar ve gitmiş insanlar… Tüm bu kayıplar, bize hissettirir. Öfke, korku, hüzün, ızdırap ve çaresizlikle yıkanırız. Hâlâ üzerimizden damlayan bu duygularla, yeni doğmuş kadar çıplak ve savunması...

Kaybetmenin Sanatı

Ş Miden mi aktarıyor?

B O da bilmiyor ki neresinin aktardığını.

Sanırım beynim aktarıyor. Patatesin de her türlüsü ne kadar da iğrenç. Kumpir hariç. İstisnalar kaideyi bozmaz. Fazla yumuşak ve ağızda dağılıyor. Bir hastanın yemesi için yapılmış adeta.

B Dün motorun üstünde gitti ya

Ş Doğru, kesin ondan oldu.

B 48 saat sonra ortaya çıkıyor belirtiler.

 Ne kadar da basit bir yemek. Salça, tuz, su, soğan ve patatesin en kötü buluşması bu olsa gerek.

 Ş Ekmekle ye mideni bastırsın.

B Sen karışma canı nasıl isterse öyle yesin.

Sanırım marul, yoğurt ve pekmezin en iyi buluşması da şu an önümde duruyor olabilir. Annenizin yapmış olduğu ev yapımı yoğurt (opsiyonel) ve ninenizin toprak katarak yaptığı şekersiz üzüm pekmezi. 2 bardak yoğurt ve 3 kaşık pekmez. Bir de marul kıvırcık olursa güzel olur. Pekmezi tamamen yoğurtla homojen bir kıvama getirmeyin, kaşıklayın gitsin. Tabii marulla birlikte.

Ş Miden mi aktarıyor?

B Şimdi konuşma kafası kaldırmıyor.

Ş E işte hastalık da, sağlık da insan için.

D Evet…

Ah! Sanırım evet.

Ş Et, süt, peynir, tavuk… bunları yiyince benim başım dönüyor dedim.

Ş Kaç defa indirim… peynir çürük çıktı. Kendi ceplerini dolduruyorlar.

D Dediğin gibi… Allah’ım sen…

D Anana çok selam söyle dedim.

Annenizin yaptığı çilek hoşafı (hoşafla komposto aynı şey mi acaba?) bir de soda. 5 kaşık çilek hoşafı suyu ve 200ml soda bir bardakta. Tadı muazzam oluyor.

Ş Sen kaç yaşındasın? Bundan 3 yıl sonra 15 yaşında delikanlısın.

T Nasılsın, keyifler nasıl?

A Benim keyfim yerinde, teşekkürler. Sen nasılsın?

T Hava yağmurluydu. Ben evdeydim ders çalıştım, spor yaptım öyle geçti bitti. Sana asıl yazma amacım başka.  Asıl amacıma geçebilir miyim? Ayrıca iyi olmana sevindim.

 …


KAYBETMENİN SANATI

Üstnot: Burada okuyacaklarınız "kaybetmek" eylemi üzerine bir takım karalama düşüncelerdir. Fakat buradaki kaybetme, yitirme ve ölme benzeri bir kayıp olmakla birlikte başka anlamları da kapsıyor olabilir. İyi okumalar…

Kaybetmek ne anlama geliyor? Kaybetmek sadece insanlara mı özgüdür? Yoksa tüm canlılar da kaybetmekten korkar mı? Hayatınızda kaybettiğiniz veya kaybetmekten korktuğunuz şeyler neler? Kaybetmekle başa çıkılabilir mi? Kaybetmek kelime anlamındaki gibi sadece olumsuzluk mu barındırır? Kaybetmek bizi nasıl etkiler? vb. falanlar filanlar...

Öncelikle bu soruları bir kenara attıktan sonra sizlere “Gerçek değeri anlamak için ille de kaybetmek gerekmekte midir?” sorusuna kafa yormanızı istiyorum.

Ne zaman değer ve kaybetmek bağıntısı gelse aklıma hep şu tarz örnekler gelir ve canımı yakar:

 Sabahattin Ali mesela, yaşamı boyunca siyasi baskılara ve zulme maruz kalmış, hapishanelerde ve sürgünlerde çile çekmiştir. 1948 yılında Türkiye’den kaçmaya çalışırken öldürülmüştür. İşin garip ve anlamlandırılamaz kısmı ise onun da pek çok örnekteki gibi ölümünden sonra eserleri daha çok okunmuş ve sevilmiştir. Öğretmenler eserlerini öğrencilere okuma ödevi olarak vermiş, sorular sormuşlardır. Özünde kendisine sahip çıkılmıştır. Peki, sorarım sizlere, öldükten sonra yani kaybettikten sonra o şeye sahip çıkmak, anlamaya çalışmak, fikirlerini ölümsüzleştirmek ne derece anlamlıdır?

“Kudurmak” şiirinde ise

“Bu sükût çiğnenen bir muhabbetin yasıdır.

Bu sükût bir kömürün içerden yanmasıdır.

Bu sükût beynimdeki cinnetin potasıdır;

Görüp aldanmayınız sessizce durduğumu…”

Kaybedenler aslında bir nevi yalnızlığı da benimsemiş, kendilerinin de kaybedildiklerini kabullenmişlerdir. Ne kadar umut ve sevgi saçsalar da aslında farkındadırlar kaybedilişlerini ve kaybedişlerinin yadsınamaz oluşunu.

Nazım Hikmet, Türk şiirinin en önemli ve etkili isimlerindendir. Şiirlerinde toplumsal sorunlara, devrimci mücadeleye, insan sevgisine, doğaya, barışa, özleme ve ölüme değinmiştir. Şiirleri elliden fazla dile çevrilmiş ve birçok ödül almıştır. Komünist düşünceleri nedeniyle defalarca tutuklanmış ve sürgünde yaşamıştır. 1951 yılında Türkiye’den kaçmıştır ve 1963 yılında Moskova’da ölmüştür. Ölümünden sonra Türkiye’de yasaklanan şiirleri, 1991 yılında serbest bırakılmıştır.

"Vasiyet" şiirinde ise şu dizeleri ile özlemi, kaybedişin en derin kabullenişini dile getirmektedir.

“Anadolu'da bir köy mezarlığına gömün beni

ve de uyarına gelirse

                  tepemde bir de çınar olursa

                  taş maş da istemez hani.”

Vasiyeti ise hiçbir zaman yerine getirilemez. 

Bu iki örnekte de kaybetmenin gerçek değerinin kaybetmekle ortaya çıktığı söylenebilir. Bu iki insan da eserleriyle toplumda derin ve kalıcı iz bırakmış, bir anlam yaratmış şahsiyetlerdir. Kaybettikleri için değil, kazandırdıkları, yarattıkları şeyler için değerlidirler. Ama dediğim gibi kaybettikten sonra anlamak ve geri kazanmak ne derece anlamlı?  Tabii bu kaybetmenin hem anlamlı bir eylem olabileceğini hem de anlamlandırılamaz bir anlamsızlık yaratabileceğini değiştirmemektedir.

Sizin de mesela, hayatınızda değerini kaybedince anladığınız insanlar mutlaka vardır. Onları ya da hayatınızın bir döneminde su gibi akıp geçen insanları da düşünebilirsiniz. Bu eski bir sevgili ya da bir arkadaşınız da olabilir. Çünkü kaybetmek sadece yitirme ve ölmekle gerçekleşmeyen bir eylemdir. Araya mesafelerin, düşüncelerin, zıtlıkların ve hatta insanların girmesiyle bile bazı şeyler kaybedilebilir. Ama bu kayıplar genelde değersiz gözükür gözümüze. Çünkü sizde zamanla silikleşecek izler bırakmışlardır ya da siz o izleri başka izlerle karıştırıyorsunuzdur, kim bilir.

 

Peki neden kaybetmekten korkarız? Ya da korkar mıyız?

Bu sorunun cevabı pek çok etken nedeniyle değişiklik göstermektedir. Fakat biraz değinmek gerekirse:

Bazı kaybedişlerin öyle bir etkisi vardır ki kaybettiğinize inanmak istemezsiniz, aslında kaybettiğiniz o şeyi hala kaybetmemiş gibi sahiplenmeye, paha biçilemez kılmaya devam edersiniz.  Bu oldukça sağlıksız bir kaybediş şeklidir. Aslında bu kaybetme korkusunun ne kadar da baskın olduğunu gözler önüne sermektedir.

Başka bir kaybedişin de sizde etkisi derin bir özlem, saygıyla karışık bir isyan barındırabilir. Hem pişmanlık ağır basar hem de anılar canlanır mazide. Ve anılar hatırlandığında acıtır. Ama bir sırrı ortak olmuşsunuzdur, yine sabah olacak yine güneş doğacak ve birileri tekrardan kaybedecek. Ve bazı şeyler hiçbir zaman değişmeyecek. Kazanırkenki ilk heyecanla kaybederkenki hayal kırıklığı ve anlamlandırılamaz derin acı...

Ve daha nice kaybedişler vardır. Mesela ilk anda derin bir acı veren ve etkisi toprağa düşen yağmur birikintisinin, yağmur durulunca ortadan yok olması gibi silikleşmesi ve hiç kaybedilmemiş gibi hayata devam edilmesi... Gün gelecek birisi o toprağa sondaj vuracak ve o yağmur suyunu çıkaracak. Belki o zaman belki de hiçbir zaman hissedilemeyecek. Bu durum, bir tipleme insan ve bir karakter insanın yani farklılıkların fazla olduğu iki insanın birbirine daha çok yaklaşması ve merak etmeleri sonucu samimi olmalarına fakat bu durumun geçici olmasına benzer. (Belki de benzemez ben 0 zeka bir benzetme yaparım.)

 

Demem o ki korku faktörü biraz da kaybedilen şeyin anlamsal boyutuna bağlıdır.

Bu nedenle de zaten kaybedilen şeylerin değeri, zamana karşı geçerliliği ve yeterliliği önemlidir. Kaybetmek başa gelince zaten düşünmüyor da değil insan: Kaybedilen bir şeyi kabullenip mi hayatıma devam etmeliyim, onu tekrardan yaratıp mı? Yoksa onu unutmaya, silmeye mi çabalamalıyım? Gibi gibi deli sorular...

Tabii bazı insanlar, kaybettikleri şeyin değerini anlamak yerine, o kaybedişe nefret, kızgınlık, suçluluk... kısacası olumsuz duygular göstererek başa çıkma yöntemine başvurabilirler. Bazı insanlar da değerini anlamak yerine o kaybedişleri unutmaya, değiştirmeye –ki her değiştirme çabası başlangıç noktasında son bulur. Yani bir döngü tekrardan unutma cabası, değersizleştirmek ve başka bir şeyle doldurmaya yönlendirir. Tam da bu gibi baş etme yöntemlerinden dolayı bu durum kişiden kişiye değişmektedir.

Ama değerlendirelim; mesela kaybettik, neyi kaybettik orasını siz seçin. (Neyi kaybetmedik ki?)

Kaybettiğimiz şeyi de kabullenip hayatımıza devam ettik. Ne güzel değil mi? Akılcı bir yaklaşım. Kaçınılmaz sonu direkt kabullendik. Buradaki kabulleniş kaybettiğimiz şeyle barışık olmayı, o kaybedişten ders almayı gerektirir. Yani aslında özünde acıyı da beraberinde getirir. Üzüntüyü, pişmanlığı, özlemi derinden yaşarsın ve sadece acıyı kabullenerek bu savaşı kazanabilirsin.

Başka bir değerlendirmede de (tabii yine siz seçin neyi kaybettiğinizi ama ilk seçimle aynı kaybediş olsun ki hangisinin size daha uygun olduğunu seçebilin.)

Kaybettiğimiz şeyi değiştirip tekrardan yaratalım. Çok etik değil mi? Asla kabullenmek yok ve kaybedilen şeyi geri kazanmak ya da yeniden yaratmaya, taklit etmeye çabalamak var. Burada tabii tarif edilemez yoğunlukta bir umut var. İsterse tüm insanlar umut yok desin, iblis umut “var” diye fısıldar. Tabii ki umut önemli fakat umudun neye karşı duyulduğu daha da önemli.  (Açıkçası buradaki duyulan umut Nietzsche’nin de buyurduğu gibi uyanık insanların rüyası gibidir. Sonunda kaybetmenin çıplak gerçekliğinin inkar edilemezliği, yeniden yaratmanın mümkün olmadığı, taklitlerin gerçekten de aslını yükselttiğini ve zavallı olduğunuzu hissettiren tarifsiz bir hayal kırıklığı ile sonuçlanır.)

Abi bu ne ya? Biz başka şekilde değerlendirelim. Hemen efendim:

Kaybedilen şeyi silelim, unutalım. Bu seçim biraz zaman (10 yıl falan feşmekan) ve kendimizi anlamaya ve zamanın akışını sağlayan sudan bir bardak içerek ayak uydurmayı gerektirir -desem de inanmayın çünkü bunda da kaybetmenin yadsınamaz gerçeğini yüzümüze Osmanlı tokadı  gibi inmekte ve kaybedilen şeyin değeri, bizdeki etkisi göz ardı edilmeye çalışılmakta yani koca bir tiyatro oynanmakta. Tabii başrol de sen yoksun şimdiden söyleyeyim. Kaybettiğin şey başrolde kardeşim, yoksa neden tiyatro çekelim? Zaten senin odaklanman gereken bir tiyatron var.

Sonuç olarak baktığınızda aşağı tükürsen sakal yukarı tükürsen bıyıktır. Ama şöyle yapabilirsin; önemli olan, kaybetmenin kaçınılmaz gerçekliğini kabullenmek, kaybettiklerimizden ders almak ve kaybettiklerimizle barışık olmak olabilir. Yani acıyı kabullenip kendini aşmak gerekmektedir. Böylece, kaybetmenin bize öğretecekleriyle, hayatımız daha iyi, daha anlamlı, daha değerli geçişleri sağlayacaktır. Şu da bilinmelidir ki bu, hayatın gerçeğidir. Hayat, kaybetmek kadar kazanmak da içerir. Her ikisinin de seçimlerinize göre bedelleri vardır. Ne zaman ki kaybedecek bir şeyin kalmadı işte belki de o zaman özgürlük gerçek anlamına kavuşur. Ne bir bedel ne de bir seçim gerekir.

 

Kaybettim de.

Kaybetmedim de.

O beni kaybetti.

Böyle yaparak kendi kaybetti.

Artık daha iyiyim.

O zaten beni yıpratıyordu.

Kaybetmek istemiyorum.

Ben kaybetmem.

O bana laik değildi.

Ben hep kazanırım.

- Eden Everhard

Yorumlar

  1. Belki de bir şeylerin değerini anlamak için kaybetmek kaçınılmazıdır. İnsan kendini de kaybedebilir bu yolda ve belki de çoktan kaybetmiştir. Yazıda kaybetme ve özgürlük arasındaki bağa da iyi değinilmiş. Aslında bu hayatta ne olursa olsun değer biçtiğimiz her şey bizim Tanrımız olur ve aslında aciz insan kendisini ya da anlamını yaratan Tanrısını asla kaybetmek istemez. Ancak gerçek fazilet Tanrını öldürmektir ve dediğin gibi tam özgürlük ancak kaybedilecek bir şey olmadığında tam anlamıyla tezahürüne kavuşur.

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Popüler Yayınlar