Nitelikli
- Bağlantıyı al
- X
- E-posta
- Diğer Uygulamalar
Lully’nin Batonu & Sanatsal Euphoria
Lully’nin Batonu & Sanatsal Euphoria
Jean Baptiste Lully 17. yüzyıl saray conductorlerindendi.
İtalya doğumlu Fransız bir Composerdı kendileri. Louis XIV için sarayda kompozisyonları yönetiyordu; Louis hastalıktan kurtulduğunda, Savaş kazandığında, Dini seremonilerde, Kayıp yaşadığında… hep o görev alıyordu. Louis’in müzikal orgazm yaşamasını sağlıyor olmalı ki, Lully sarayın gözde conductorü olmuştu. Lully yalnızca conductor değildi aynı zamanda çok iyi bir dansçıydı.
Lully yine her zaman yaptığı gibi büyük bir passion ile conductorlük yapacaktı. Bu sefer gerçekten çok mühimdi görevi. Çünkü Louis uzun zaman boyunca başına bela olan hastalıktan kurtulmuştu, kutlamalar yapılıyordu, halk passion doluydu!
Elbette Lully bunu bir composition ile taçlandırmalıydı. “Te Deum” adlı kompozisyonu seçti -pek iyi bir seçim değildi malesef- çünkü “Te Deum” Lully’ye fazla geliyordu fazla derken toy bir piyanistin Rachmaninoff'un üçüncü piyano konçertosunu çalması gibi bir fazlalıktan bahsetmiyorum. Lully çok pathetic bir conductordü, en azından conduct ederken çok passion dolu bir biçimde yönetiyordu. Ve ne yazık ki 17. yüzyıl composerları, conductorlerinin kullandığı baton koskocaman, ucu sivri, ağır bir bastondu. Hani “Eyes Wide Shut” diye bir film var, orada ritüel sahnesinde kırmızılı herif elinde bir sopa tutuyor ve onunla tempoyu düzenliyor. Daha çok ancient uygarlıklardan -Paganizm inancından “altar'' kurulduğunda, müzik söylenirken tempo tutuluyor baton ile, genellikle ucunda kafatası olur, mesela Fiji Adaları'nda tribeların kullandığı batonun üstünde insan kafatası var- kalma bir alet.
Lully dehşetengiz bir heyecanla yönetiyordu kompozisyonu; batonu daha da sert vuruyordu yere, daha da sert vuruyordu. Kanlar, terler, agony, passion derken! Lully batonu dans ayağının üzerine vurdu ve ayağı paramparça oldu.
Herkes dehşete kapılmıştı, conductorün ayağı parçalara ayrıldı. Aslında çok da dehşete kapılmadılar çünkü 17. yüzyıl composerları epey manyak. Bu ilk olay değil.
Doktorlar Lully’nin ayağını amputate etmek istediler fakat Lully bunu istemiyordu. Baton dans ayağına gelmişti ve eğer amputate edilirse bir daha dans edemeyecekti. Lully yakın zaman sonra defnedildi. Yine de yaklaşık 50 yıl yaşamış olması onu bana kalırsa epey şanslı yapıyor. Birçok composer, yazar erken yaşta ölüyordu 17. yüzyılda.
Ne yazık ki öldükten sonra da kurtulamayan bazı composerlar var. Joseph Haydn’ın kafatası ölümünden sonra çalındı, taxidermy professionları onun bedenini inceleyerek filan falan birebir aynı kafatasını yapmaya çalıştılar. Fakat o da çalındı -evet yanlış duymadınız.
Ardından Joseph Haydn’a ait olduğu öne sürülen iki tane kafatası bulundu. Fakat hangisinin Haydn’ın olduğu saptanamadı. Ve şuan Haydn’ın mezarında iki tane kafatası var. Paganini, marphan sendromu nedeni ile çok hızlı keman çalıyordu, bu nedenle ona Devil’s Violinst iftirası attılar -e tabi Paganini de bunu biraz ün yapmak için kullanmadı değil- ama kilise onu defnetmeyi reddetti ve uzun bir zaman boyunca Paganini’nin cesedi korkunç bir koku ile oradan buraya taşındı. Şu an yanılmıyorsam İtalya’da -araştırmaya üşendim- fakat emin olduğum başka bir bilgiyi söylemek istiyorum, kurganının yanında “Cannon, Cannone” gülle anlamına gelen kemanı bulunuyor. Neden söylendiğini anlamışsınızdır umarım o kadar Paganini misyonerliği yapıyorum her yerde neyse yazıyorum Paganini hızlı çalıyordu ama Rimsky Korsakov gibi vızır vızır çalmıyordu. Çok güçlü bir sesle çalıyordu. Hatta keman telleri yanlışlıkla keman çalarken kopuyordu ve yenilemesi gerekiyordu.
Beethoven ellerini kaynar su ile yıkıyordu, kirlenmiş gibi hissediyordu sürekli. Ne kadar çok composition yaparsam o kadar temizlenirim düşüncesindeydi. Johan Sebastian Bach düşüncelerinin sesini duyabiliyordu.
Mozart, yaşamım boyunca gördüğüm ve sizin de görebileceğiniz en deli dolu herifti, ya nedensiz yere gülüyorum tamam itiraf ediyorum ben de kaka esprisi fanıyım Mozart gibi. Mozart’ın en sevdiği aktivitesi kaka esprisi yapmaktı, sürekli dalga geçerdi her şeyle. Hatta saraydan atıldı pijamaları ile geldiği için – biraz kendi hayatımla birleştirdim iste üniformasını giymemiş büyük ihtimalle 17. yüzyılda takım elbise bile pijama sayılıyordur. Fakat ölümüne doğru da o comedia algısı passive düşüncelere perseverative disorderlara dönüştü. Fakat Mozart’ın bunalımı nedensiz değildi, o dönemlerde tedavisi imkansız olan şimdi bile ismi Almancadan çevrilmemiş bir hastalığa yakalanmıştı. Fakat bazı kaynaklarda kendini zehirlediği de söyleniyor. Ancak ben Mozart’ın -belki kırılma noktası biraz düşük olabilir ama- çok pathetic olduğunu sanmıyorum bana kalırsa hastalığı nedeniyle öldü.
Biraz da size pathetic olmaktan bahsedeceğim şöyle küçük bir başlık atalım.
Aziz Nesin’in Durum Komedisi Romanı
Toplumun Dehşetengiz Tarafını Anlatıyor:
Ben de biraz discharge olmak -kafa
doktorum Aziz Nesin bu arada başka Türk yazar okumuyorum- için Aziz Nesin’in
Jim Carrey filmi tadındaki durum komedisi romanlarından birisini okumaya
başladım.
Her şey muhteşem gidiyordu; çok tatlı
komik öyküler, Kadıköy iskelesinin halka açık ankesörlü telefonunda yapılan
konuşmalar, Türklerin birbirlerine hakaret ederek iltifat etmesi falan çok
komik bence ben gülüyorum hatta Jim Carrey’nin filmlerinden bile komik hıh!
Evet neyse boomer olduğumu kanıtladıktan
sonra devam edebilirim. Her şey muhteşemdi, çok tatlı gidiyordu ta ki “Vah
Yavrum Vah” adlı öyküye kadar. Öyküyü epitomize edersek:
“İnsan bencil bir varlıktır kimse için
üzülmez ancak kendisini etkiliyorsa bir afekt gösterir. Hikayeyi epitomize
edersek bir çocuk dolmuşa biniyor -dolmuşta kimse yok, çocuk da ilk yolcu
olduğu için öne binmişti diye hatırlıyorum- biraz da ince bir etek giymiş. İlk
onu dolmuşçu istismar eder ve ormana bırakır. Ardından üç kişilik bir orta
yaşlı erkek gurubu gelir onu bulur. "Vah yavrum vah!" derler fakat
sonra yardımları istismara dönmeye başlar. Sonra yine bırakılır desolate step
tarzı bir yere diye hatırlıyorum. Sonra işte tekrarlanır bu olaylar bir genç
kızı bulur ve yardım etmek ister bir teyzenin evine bırakır. Sonra teyzenin
evinde her şey güzel giderken koca koca adamlar gelmeye başlar ve kızı vah
yavrumlarlar. Hepsi Vah Yavrum Vah diyerek istismar eder.”
İşte “Pathetic” olmak tam olarak bu.
Duygusal olmak tam olarak bu!
Orta Doğu toplumları dışında duygusal
olmanın, pathetic olmanın bir iltifat niteliği taşıdığını düşünen başka bir
toplum yok sanırım.
İşte Mozart’ın bu nedenle en fazla biraz
kırılma noktasının düşük olduğunu söyleyebilirim ancak passionunu kendisinin
yarattığını ve kendisini bilinçli olarak zehirleyerek öldürdüğünü düşünmüyorum.
O kadar zayıf birisi olduğunu sanmıyorum.
Batı müziği o kadar zengin ki, ne kadar
yazsam yetmez. Çünkü batı Osmanlı İmparatorluğu gibi İslam’ın, daha doğrusu
Arapların kültürü ile kendini kısıtlamamış. Doğunun gerçekten çok tuhaf bir
perspektifi var anlamlandıramıyorum. Müzik yapmanın yasak olması sanırım
yalnızca makam -kısır melodiler- ile müzik yapmalarına olanak tanıyor. Ya da
tasvirin yasak olması onlar için soyut resim yapmakla ilgili. Zamanı dondurmak
onlar için günah, ama minyatürle birçok periyodu bir resimde donduruyorlar.
Kendilerini neden bu kadar fakirleştirdiler, niçin, anlamlandıramıyorum.
Fakat Osmanlı İmparatorluk olduğu için
birçok medeniyet, kültürden yöneticileri var. Bu unsur Osmanlı’yı Arap
ülkelerine göre biraz daha zengin kılmış. Onlardan birisi de Prince Dmitri
Cantemir-Kantemiroğlu. Kendileri
epey zengin bir aileden geliyor. Babasının okuma yazması yok fakat siyasi
olarak epey etkili bir kişilik. Bir dönem boyunca Osmanlı’da eyalet
yöneticiliği yapmış. Hatta metal paranın üzerinde bile portresi bulunuyor.
Klasik bir Osmanlı tarzı müzik gibi
başlıyor, fakat her Osmanlı müziğinde low sekansın girdiği yerde müthiş bir
melodi sizi şaşırtıyor. Klasik Doğu müzik enstrümanları ile muhteşem bir parça
yaratmış. Doğu enstrümanları çok özgür bir çalım şekline sahip, bunu çok güzel
yansıtmış. İçinizi karartan o slow tone yok. Onlarca müzik aletini şahane bir
kompozisyona oturtmuş. İlk dinlediğimde gerçekten çok şaşırmıştım. Ve Arapların
enstrümanlarını ne denli dehşetengiz bir biçimde çöpe çevirdiklerini fark
ettim. Aynı melodide yüzlerce liturgical “Kısır” eser. Ayrıca hiç şaşırmadım,
Avrupalılar Kantemiroğlu’nun kompozisyonlarını büyük bir özenle çalmışlar.
Fakat bir tane bile Türk sanatçını Dmitrie Cantemir’in müziklerini çaldığını
görmedim. Bakın dinlerseniz fark edersiniz. Müzik tamamen doğu enstrümanları
ile çalınmış. Tarzı batı tarzına benzemiyor. Kantemiroğlu’nun zamanında Romanya
Osmanlı’ya aitti, ayrıca Kantemiroğlu’nun giyimi, kuşamı Osmanlı kültürü ile
uyumlu.
Krzysztof Penderecki – Hiroshima & Holocaust’a Şahit Olmuş
Composer:
Kendisi Polonya doğumlu, Yahudi
soykırımına tanıklık etmiş birisi. Aynı zamanda Hiroshima ve Nagasaki Atom
bombasının Japonları Massacre ettiğine de şahit olmuş.
Aslında müthiş bir composer, ne kadar
yazarsam yazayım asla ona karşı olan hislerimi ayrıca minnetimi betimlemem
mümkün değil. Ancak sizi çok bunaltmak istemem kendisinin yazımla ilgili olan
compositionları Threnody -For Hiroshima Victims, Polymorphia -For Holocaust
Victims.
Dinlediğinizde o dehşeti, savaşın
korkusunu hissediyorsunuz fakat ne bir keder melodisi, ne de low bir melodi
duyamıyorsunuz. Orta Doğu ülkelerinde bu tür bir mezalim yaşansa ağıtlar, keder
dolu yavaş makamlar, baş ağrıtan yavaş konuşan şarkıcılar…
Türklerin Tarihlerine Olan İlgisizliği & Pathetic,
Duygusal Türkler:
Avrupalılara kızmıyorum. Ama her zaman
böyle olmadı mı?
Profesör Ekrem Akurgal Osmanlı’da
Palestinian bir şehirde doğdu. Türkiye’de lise -1931- okuduktan sonra, Berlin
Üniversitesinde eğitim aldı. Ankara Üniversitesi Arkeoloji bölümünü kurdu. Yurt
dışında öğrendikleri üzerine Çorum Hattuşa’ya gitti. Orada Hitit antik şehri
olmalıydı. Fakat gördükleri onu dehşete düşürdü. Türkiye’de herkes “Uluyordu,
çeşitli semboller yapıyorlardı elleriyle, fanatik milliyetçilerdi” ama bu ne
şimdi?
Çorum’un taşralı halkı Hitit antik
kentinde buldukları bir taştan yel değirmeni için taş yontmuşlardı. Köylüler
pazar açmışlar ucuz fiyatlardan tarihi parçaları ucuz fiyatlardan satıyorlardı.
Avruplılar tamamen yasal bir biçimde beş liraya on liraya eserleri alıyor
ülkelerine götürüyorlardı.
Akurgal dehşete kapıldı, oraya Ankara
Ünivesitesi öğrencileri ile birlikte ören yeri kurdu. Taşralı halkı antik
kentten kovdu. Dehşetengiz ayrıca tuhaf bir durumdu gerçekten. Türkler kadar
radikal milliyetçi radikal ırkçı yazarları barındıran pek bir ulus yoktu
gezegende. Fakat dillerini yitirmişlerdi, konuştukları dilin içerisine Arapça,
Farsça sözcükler girmişti. Hatta Türkçe sözcük bulmak için araştırma yapman
filan falan gerekiyordu. Bir milletin kendisini sevmesi, yüceltmesi hoş bir
durumdu belki, fakat milliyetçiler ayrıca Türkçüler gerçekten Türk ulusunu
yükseklere mi taşıdılar?
Akurgal yurt dışında eğitim alıp Türkiye
Ankara Üniversitesi Arkeoloji bölümünü kurmamış olsaydı, şuanda Hititler’in
Anadolu uygarlığı olduğundan bir haber yaşayacaktık. Kantemiroğlu da aslında
yine aynı unsura kurban gitmiş.
Avrupalıların bir suçunun olduğunu
sanmıyorum çünkü düşlemenizi istiyorum. Bir kıta var, tarihi açıdan o denli
zengin ki, belki sayısız medeniyetin gelip geçtiği, en zengin kıta. Fakat kimse
araştırmıyor, kimse ilgilenmiyor, kimse hiç kimse…
O eserler orada çürümeye mi bırakılsın?
Köylüler kendileri için buğday öğütme taşı mı yapsınlar? Zengin kültürlerin,
mahvedilmesine göz mü yumsunlar.
Biraz da edebiyatın passionu nereden
geliyor ona değinmek istiyorum aslında. Passion derken aslında farazi bir
anlamı var; coşku, sevinç neşe de olabilir keder de passion.
Keder herkesin yaşamında biraz olmalı,
hastalıklar gibi. Aslında bizim konuşkan, mutlu, heyecan dolu olmamızı onlar
sağlıyor. Extreme bir örnekle başlayalım, Kafka. Kafka sızlanmak mı istemişti,
yazıları sızlanışlarından mı ibaretti. Hayır hatta Kafka ölüm döşeğindeyken
arkadaşına yazılarının yakılmasını istediğini söyledi.
Rus klasiklerinde biraz depresif bir
perspektiften bakıyoruz. Fakat sızlanmaya yine rastlanmıyor. Karakter bir
şekilde yaşamaya devam ediyor. Fakat yine de Flaubert, diğer çoğu Fransız
klasiği ile Rus klasiklerini karşılaştırdığınızda görebilirsiniz. Fransız
klasikleri parıldıyor resmen, Rus klasikleri kısır.
Evet epey tuhaf geldi biliyorum, fakat
bir kitabın zenginliğini onun sayfa sayısı belirlemez. Tolstoy Anna Karenina
kitabını Madam Bovary’den etkilenerek yazmıştır. Ve bence Madam Bovary çok daha
etkileyici, daha zengin bir kitap. Rus, Fransız diye ayırmak pek doğru değil.
Mesela Gogol’un kitapları müthiş zenginliktedir. Çünkü passionu savaştan geliyor.
Ya da Balzac, bana kalırsa Flaubert'ten daha realist, daha güzel betimleme
yeteneğine sahip birisi.
Orta Doğu sanatçılarında migrene neden olan bir üslup var gerçekten. Bu Türklere de bulaşmış. Aşk şiirleri diye aldığım kitapta didaktik ayrıca keder dolu dizeler bulunuyor, niçin? Baş ağrısı, tamamen baş ağrısı, kısır ve fakir bir edebiyat.
Sonuç:
Benim için her alanda; resim, fotoğraf,
şiir, roman, müzik hepsinde. Acıdan beslenen toplumlar ortaya hiçbir şey
çıkaramamışlar. Kısır, fakir bir edebiyatları var. Fakat passionun coşku,
sevinç, neşe, savaş, doğa, ök, tanrı tarafından beslenenler zengin bir
edebiyata sahipler. Spinoza’nın şu düşüncesi beni destekliyor. Aşk, sevinç,
neşe, elde etmenin verdiği mutluluk, hepsi bitecek. Fakat öğrenmenin verdiği
neşe hep sizinle kalacak. Öğrenmeyi sevmeyen toplumlar eziktir, mutsuzdur,
arabesk kültürüne sahiptirler. Her neşe, sevinç bizim hareket kabiliyetimizi
arttırır. Her keder bizi daha passive kılar…
Cadmus
Κάδμος
- Bağlantıyı al
- X
- E-posta
- Diğer Uygulamalar
Popüler Yayınlar
Zaman Tüm Beyinlerin Ortak Zihnidir
- Bağlantıyı al
- X
- E-posta
- Diğer Uygulamalar





Yorumlar
Yorum Gönder