Ana içeriğe atla

Nitelikli

Kayıp Ruhlar Diyarı

"Bu maskenin altında etten fazlası var. Bu maskenin altında bir fikir var. Ve fikirler kurşun geçirmez."   — V for Vendetta Gittiler. En yücesi, en bilgesi, en cesuru… Hepsi gitti. Efsane dediklerimizin tadı, ölümün damağında kaldı. Bize de geriye sadece kemiklerinin karıştığı topraklar kaldı. Peki ya ruhları? İnsanlığa olan görevini tamamlayanların ve tamamlayamayanların, eğer hayata biraz daha tutunabilselerdi neler başarabileceklerini düşündüğümüz o ruhlar… Ruhun varlığı, Tanrı'nın varlığının ihtimaliyle eşdeğerdir. Her ikisi de inançla gerçekliğini korur. Ve biliyoruz ki inanç anlatılmaz; onu açıklamaya çalıştığımızda kelimeler ağzımızda düğümlenir. Ancak sözcüklere dökemediklerimiz hislerimizde yaşamaya devam eder. Kazanılmak için çok geç kalınmış anlar, çürümüş fırsatlar ve gitmiş insanlar… Tüm bu kayıplar, bize hissettirir. Öfke, korku, hüzün, ızdırap ve çaresizlikle yıkanırız. Hâlâ üzerimizden damlayan bu duygularla, yeni doğmuş kadar çıplak ve savunması...

ANLAM ARAYIŞI ÜZERİNE



-Hayatta Anlam Arayışı Üzerine-



''Yaşamın kıyısında, karanlığın dibindeyim.

Çıkarıp atasım var yaşam zırhını üzerimden.

Bir sana kıyamıyorum anne, üzülürsün diye.

Zaman mıydı yanımızdan hızla geçen?

Yakalamaya çalıştıkça kaçan benim umutlarım mı?

Bir dala tutunmaya çalışmadan,

Çarpa çarpa uçurumdan düşen ben miyim?

Ölüme yakın, yaşama uzak bir yerdeyim.

Vakit geç, hava karanlık, yol uzak.

Dönsem dönülmez, devam etmeye de gücüm yok.

Her şey için çok geç olmuş anne.'' 


Ölüm ne zaman başlar? İnsan ne zaman ölür? Bedenin ölmesi midir ölüm? Yoksa ruhun ölmesi mi? Asıl ölüm insanı hayata bağlayan görünmez iplerin kopmasıyla başlar. Artık hayat bizim için dipsiz bir kuyu, uçsuz bucaksız bir boşluktur. Çaresizlik ve umutsuzluk en yakın dosttur artık. Ölüm umudun bittiği yerdir. İnsanının artık bir amacının olmadığını anladığı andır. “ Bir amaca bağlanmayan ruh, yolunu kaybeder, çünkü her yerde olmak hiçbir yerde olmamaktır.” der Montaigne.

Küçücük bir amaçtır belki bizi hayata bağlayacak. Karanlık odamıza bir mum yakıp, ruhumuza umut üfleyecek. Küçücük bir amaca bağlanmaktır belki can simidimiz. Her sabah uyanmak için bir neden, saçımızı taramak için bir istek, çayı koymak için bir coşkudur. Kaç kere düştüğümüz karanlık zindanlardan incecik bir mutluluk ipliğine tutunup çıkmaktır, bir amaca tutunmak.

Viktor Emil Frankl, 1943 yılında diğer pek çok Yahudi gibi karısı, babası, annesi ve kardeşiyle birlikte Nazi subaylarınca tutuklanarak ölüm kamplarına nakledilmişlerdir. Her an gaz odalarına gönderilme korkusuyla yıllarını geçiren Frankl, ancak 1946’ da özgürlüğüne kavuşabilmiştir. Fakat diğer aile bireyleri onun kadar şanslı değildir. Kız kardeşi dışında hepsi gaz odalarında can vermiştir. Bir nörolog ve psikiyatr olmasının yanı sıra logoterapinin   - anlam merkezli terapi – kurucusu olarak kabul edilen  Viktor Emile Frankl acının vazgeçilmez olduğu durumlarda acının da bir anlamı olabileceğini vurgulamıştır. Tıpkı Nietzsche’nin “ Amor Fati” kavramı gibi. Yani kaderini sevmek. İnsan hayatında karşılaştığı iyi, kötü her şeyi kabullenmeli, yaşadığı deneyimleri  sevgiyle kucaklamalıdır.  Bu fikir hoşumuza gitmese de acılarımız en iyi öğretmenlerimizdir. Onların da bize öğreteceği sağlam bilgileri vardır. Mevlana’nın da dediği gibi; “Işık yaradan sızar.” Yaralarımızdır bizi büyüten. Aydınlanmaya başladığımız yerdir. Belki yaşadığımız acılar hayatımızın en önemli virajlarıdır. Bizi değiştirecek, hayatımıza anlam katacak, bizi büyütecek bu acılarımızdır. Örneğin; gittiği okulda teninin rengi ya da etnik kökeni nedeniyle aşağılanan bir çocuğun büyüdüğünde ırkçılıkla mücadele etmesi, sağlam bir insan hakları savunucusu olması gibi. Frankl, insanın kötü olan işleri iyileştirmek  amacıyla elinden geleni yapmadığı takdirde her şeyin daha da kötüye gideceğini iddia etmektedir.

Frankl toplama kampının dayanılması zor koşullarında “Buradan çıktıktan sonra psikoloji adına önemli bir kitap yazacağım.” diyerek hayata tutunmaya çalışmıştır. Frankl’ın yaşadığı bu durum Nietzsche’nin   “Yaşamak için bir nedeni olan kişi, hemen her nasıl’a dayanabilir.”  Sözünü hatırlatır. Yaşamak için bir nedeni olan insan, her sıkıntının üstesinden gelebilir. Bu bakış açısı insanın hayata tutunması bakımından çok değerlidir. Burada önemli olan yaşamak için o “bir nedeni” bulmaktır. İnsan haz ve mutluluğun ne kadar çok peşine düşerse, bunlar insandan o kadar uzaklaşacaktır. İçinde bir anlam, amaç barındırmayan mutluluk yüzeysel, acıdan ve zorluktan kaçıp, hazza ulaşmayı hedefleyen, bencil bir duygudur. İnsanları hayvanlardan ayıran mutluluk arayışı değildir, insanın anlam arayışıdır.  

Frankl ile aynı kampta bulunan bir arkadaşı rüyasında 30 mart tarihinde özgürlüğüne kavuşacağını gördüğünü söyler. Arkadaşı bu rüyanın ona bir mesaj olduğunu yürekten inanmıştır. 30 mart yaklaştığında arkadaşının rüyanın gerçekleşeceğine dair inancı azalmaya, umudu tükenmeye başlamıştır. 29 martta hasta olur, 30 martta bilincini kaybeder, 31 martta da yaşamını yitirir. Kamptaki herkes bu adamın da diğer esirler gibi hastalıktan öldüğünü düşünürler. Frankl’ a göre arkadaşının ölüm nedeni yaşadığı hayal kırıklığıdır. Umudunun tükenmesi, beklentisinin  gerçekleşmemesidir. Arkadaşı rüyasının gerçekleşmediğini görünce hayata olan bağlılığı azalmış, yaşama sevincini yitirmiştir. Bu ruh durumuyla bağışıklığı çökmüş, belki atlatabileceği bir hastalık onun ölümüne sebep olmuştur. İnsanın ölümü onu hayata bağlayacak o anlamını kaybettiği an başlar.


Bu kamplarda bulunan mahkumlar çalıştırılıyorlar ve emeklerinin karşılığı olarak kupon alıyorlardı. Mahkumların çoğu bu kuponlarla yiyecek, çorba satın alıyorlardı. Bazıları ise onları yaşamda tutacak, temel ihtiyaçların karşılayacak yiyecekler yerine sigara almayı tercih ediyorlardı. Bu mahkumlar yemek yemedikleri için de kısa bir sürede ölüyorlardı. Yiyecek yerine sigarayı tercih eden mahkumların hayattan tamamen vazgeçtikleri, ölümü kabullendikleri düşünülürdü. Ölüm de genellikle birkaç gün içinde gerçekleşirdi. İçinde bulunduğumuz şartları değiştiremiyorsak o olayı yorumlama, algılama biçimimizi değiştirmemiz gerekir. Olaylara farklı açılardan bakabilmek acıyı kabullenmemize olanak sunar. Bu zorlu süreç daha dayanılabilir bir hal alır. Acı anlamla kavuştuğu an acı olmaktan çıkar. Hayatı zorlu bir yarış parkuru olarak görmekten vazgeçip, o parkurda olmaktan zevk alma bilinci bizi mutluluğa götürür. Yapılan bir araştırmaya göre, kalp rahatsızlığından ölenlerin yüzde 99’unun ortak özelliği “Hayatta amacınız nedir?” sorusuna yanıt verememeleridir.

İnsan hiçbir şey yapmadan, yalnızca yaşama arzusundan vazgeçerek ölebilir. Bu durum bir intihar değildir. Kişi hayatla arasındaki bağı tam anlamıyla kopararak ölüme teslim olmayı seçer. Portsmouth Üniversitesi araştırma görevlisi Dr. John Leach’in araştırmalarına göre, bu “vazgeçiş” sendromu, kişinin içinden çıkamadığı bir travmayla gerçekleşebilir ve bu durumda ölüm fikri mantıklı ve kaçınılmaz gelebilir. Hiçbir müdahale olmadığında, yaşamdan bu geri çekilişten üç gün kadar kısa bir süre sonra kişi gerçekten ölebilir. Bu duruma psikolojide “Psikojenik Ölüm” denir. Doktora göre bu vazgeçiş insanın amaca yönelik davranışlarını ve motivasyonunu kontrol eden korteksindeki değişime bağlı olarak gerçekleşir.

Dr. John Leach bu terimi ilk defa, Kore savaşı sırasında, toplama kamplarında mahkûm edilen askerlerin savaş sırasında yaşadıkları vahşetin ağırlığını kaldıramadıklarından bir anda yemeden içmeden kesilmeleri, konuşmayı bırakmaları ve takip eden günlerde hayatlarını kaybetmeleri vakalarında kullanılmıştır.

Psikojenik ölümler genellikle kişinin üstesinden gelemeyeceği kadar güçlü travmatik bir şoktan sonra, mutlu bir hayat yaşama umudunu tamamen yitiren kişilerde meydana geliyor. Kişi, bu durumda intihar etmiyor sadece çaresizlikten ölüyor. Kendini sessizce ölümün kollarına bırakıyor. Birbirini çok seven yaşlı çiftlerden birinin vefatından kısa süre sonra diğerinin de ölmesi psikojenik ölüme verilecek en hüzünlü örneklerden biri olabilir. Kişi onu hayata bağlayan en sevdiği kişiyi kaybediyor ve kendini sonsuz bir boşluk ve anlamsızlık denizinin ortasında buluyor. Tek çaresi o denizde boğulmaya tüm benliğiyle izin vermesi oluyor.

Hayattan vazgeçiş eşiğinde olsanız bile ölüm kaçınılmaz bir son değildir. Kişinin tekrar kendi hayatında bir tercih ve kontrol hakkının olduğunu hissetmesi bu yönde yapacağı faaliyetler olaya sağlıklı açıdan bakabilmesini sağlayacaktır. Bireyi yaşama bağlayacak bir amaç, seveceği aktiviteler ya da keyif alacağı ilgi alanları bu dopamin salınımındaki kötü döngüyü kırabilir.

Psikiyatride “af yanılsaması” denilen bir durum vardır. İdama mahkûm edilen bir insan, infazından hemen önce, son dakikada affedilebileceği yanılsamasına kapılır. Ya da ölümcül bir hastalığa yakalanan bir kişi hastalığına çare araması hayatla bağını son ana kadar koparmayan insanın çabasıdır.

Hayat biz bitti demeden bitmiyor. Yaşadığımız sürece bir umut var. Kişi o umudu kendi hayatının dinamiği içinde bulmalıdır. 

Lev Nikolayeviç Tolstoy 30 yıl hayatın anlamını aramıştır. 50’li yaşlarından itibaren hayatın anlamına dair bazı sorular onu derinden rahatsız etmeye başlamıştır. Neden yaşıyorum? Varlığım neye hizmet ediyor? Bu konudaki çaresizliğini en iyi şu sözleri ile ifade eder.

“Bir peri çıksaydı karşıma bana şöyle deseydi: ‘Dile benden ne.’ Ona şöyle cevap verirdim. Hiçbir şey istemiyorum. Hiçbir şey dilemiyorum. Ben, eşim, çocuklarım bir gün öleceğiz. Toprağın altına gireceğiz. Böyle bir sistemde neyin anlamı olabilir ki? Bu hayatı neden yaşadığıma kendimi ikna edeceğim. Eğer bunu yapamazsam hayat benim için tam bir azaba, işkenceye dönüşecektir.”

Tolstoy anlam arayışı yolculuğunda Marksizim’den etkilenerek mülkiyet konusunda oluşturduğu radikal fikirleri nedeniyle kitaplarının tüm teliflerini köylülere bırakıyor. Bu sebeple eşi ve çocuklarıyla ciddi sorunlar yaşıyor. Bu durumdan fazlasıyla etkilenen Tolstoy 82 yaşında evden kaçıyor. Tolstoy hayatın anlamını bulma yolculuğunun sonucunda vefat ediyor.

Lev Tolstoy okuyucularını derinden etkileyen, iz bırakan dünya tarihinin en iyi yazarlarından biridir. Çok sayıda yazara, düşünce insanına ilham olmuş. Çok sayıda roman, öykü, hikâye, deneme, oyun, masal yazmıştır. Dünya dillerine en çok tercümesi yapılan yazarlardan biridir. Tolstoy hayatın anlamını bulamadığını düşünse de eserleriyle bizim hayatımıza anlam katmayı sürdüren ölümsüz bir yazar olmayı başarmıştır.

Mark Twain şöyle demiştir: “Hayatınızda önemli iki gün vardır; biri doğduğunuz gün, diğeri neden doğduğunuzu keşfettiğiniz gün.”

Hepimiz farklı özelliklerle, yeteneklerle donatılmış olarak hayata başlarız. Belki de bir hediye paketiyle geliriz dünyaya. Bu paketin içinde bizi diğerlerinden farklı kılacak, bize özgü, bize sunulmuş özelliklerimiz, yeteneklerimiz vardır. Kimimiz bu hediyeyi görür, onu minnetle kabul eder, geliştirir, varoluş amacını bulur. Kimimiz içinse bu armağan, yaşamı boyunca bir köşede fark edilmeyi bekler. Hayatımızın anlamsız, boş gelmesinin nedeni belki de bu yeteneklerimizin bizim tarafımızdan görülememiş, ortaya çıkarılamamış olmasıdır. Kendini tanıyan, özelliklerini bilen, potansiyelinin görüp bunun üzerinde giden birey hayatın anlamını yakalamış şanslı insanlardandır.


''Umudun kapılarını araladım bugün.

Karanlığa yol verdim,

Hüzünlerle vedalaştım.

Çıkardım üstümden siyah elbisemi,

Baharlar giydim bugün.

Ağaçların kokusunu içime çektim, dinmiş yağmurun huzurunu

Bugün bir kelebek kanat çırptı içimde anne.   

 Kalbimin ışıklarını yaktım bugün,

Perdelerini açtım.

Dikenlerimi söktüm tek tek,

 Solmuş çiçeklerimi suladım.

Bugün karanlığıma bir mum yaktım anne.''


-Lilithia

 

Yorumlar

Popüler Yayınlar