Nitelikli
- Bağlantıyı al
- X
- E-posta
- Diğer Uygulamalar
ŞAHSİYET
Şahsiyet: Kendi Olmanın Derinliği ve Dizi İncelemesi
"Şahsiyet", kainatta bizi bireyi kendi cinsinden ayıran özellikler karmaşıdır. Biyolojik olarak aynı olsak bile şahsiyetin ortama girişi ile canlıdaki içsel motivasyon, his, ruh, düşünce hepsi bambaşka oluveriyor. Şahsiyet yalnızca insana ait bir özellik miydi? Hayır, değildi. Etrafımızdaki hayvanlara da kalıplaşmış bazı özellikler verdik, fakat çoğu bu kalıplara ait değiller - ki ait olmak zorunda değiller hatta ait olmamalılar. Korkak kurt, cesur kuş, çalışkan ağustos böceği... Hepsi kendilerine has şahsiyetleri ile varlar, çünkü tabiatın doğası bu. Tabiat, farklılıklar ve çeşitlilik ile var olur.
Peki ya kendimizi kaybetsek, şahsiyetimizi kaybetsek ne olurdu? Nasıl biri olduğumuzu unutsak, kendi düşüncelerimiz sıfırlansa baş edebilir miydik?
Bu konuyu ele alan
"Şahsiyet" adında, başrolünde Haluk Bilginer'in yer aldığı ve 2019
yılında Emmy ödülü kazanan bir dizi var. Felsefi yönü oldukça geniş ve birçok
yönden tartışılması gereken bir yapıtken ilgisiz kaldı. Yazımda "Şahsiyet"
dizisinden kendi yorumlarımla bahsedeceğim. İyi okumalar.
Agah Bey, konuşma tarzıyla, giyinişiyle ve soyadındaki "Beyoğlu" ile gerçek bir İstanbul Beyefendisiydi. O bir tiyatro oyuncusuydu ve sahnesinin olduğu yeni bir güne uyanmıştı, fakat bu diğer günlerden farklıydı çünkü kedisi Münir Bey'i bulamıyordu. "Münir Bey, neredesiniz efendim, hadi çıkın ortaya," diye evin her tarafını arar.
Sonunda Münir Bey'in kuyruğunun koltuğun altında olduğunu fark eder ve baygın bir şekilde kedisini bulur. Hemen en yakın veterinere gider ve can yoldaşı Münir Bey'i 1 haftadır beslemeyi unuttuğunu ve kedisinin ölümüne sebep olduğunu öğrenir. Bu unutkanlık basit bir şey değildi, bu nedenle bir doktora görünmeye karar verir. Doktora gider ve konuşmaya başlarlar:
Doktor: Şu testleri bir daha mı yaptırsak? Bir arkadaşımız vardı, kanser dediler sonra yanlış çıktı.
Doktor: Biliyorum, kabullenmesi zor ama önümdeki veriler çok açık, semptomlar da öyle.
Doktor: Benim açımdan bu teşhiste şüphe edecek bir şey yok, Agah Bey. Bu bir Alzheimer başlangıcı.
Agah: Ama doktor Bey, ben her şeyi hatırlıyorum. Alzheimer olunca insan unutmaz mı?
Agah: Ben 27 sene tiyatroculuk yaptım. Şimdi çıksam sahneye, şiirler, tiradlar yağdırırım.
Doktor: Henüz erken bir safhadasınız.
Agah: Mesela bana herhangi bir şey sorun: evlilik yıldönümü, telefon numaraları, hepsini ezbere biliyorum.
Agah: Ülkü Tamer'i sever misiniz? Hatta konuşma şiirini ezberden okuyayım size: "Aman, kendini asmış yüz kiloluk bir zenci..."
Agah: Ahh, zavallı zenci ahh, yavrum iyi nişan alırmışsın işte, ne diye asıyorsun kendini?
Doktor: Evet, dediğim gibi henüz erken bir safhadasınız.
Agah: Ben her şeyi hatırlıyorum.
Doktor: Agah Bey, kedinize su vermeyi unutmuşsunuz.
Agah: Nasıl yaptım ben onu, nasıl?
Agah: Ahh, Münir, ahh...
Doktor: Bu teşhis konmuş 20 yıl yaşamış hastalarımız var, onun için müsterih olun lütfen.
Agah: 20 yıl yaşamış ama ne yaşadığını hatırlıyor mu acaba?
Agah: Er ya da geç ben de unutacağım.
Agah: Bütün hatıralarım, yaşadıklarım silinip gidecek. Ben ne olacağım? Telefon numaraları bir şey değil de, benim şahsiyetim ne olacak? O da silinip gidecek mi? Nasıl bir adam olduğumu unutacağım. Yaşıyorsun ama yoksun insan nasıl dayanır buna?
Agah: Dizideki Agah
Bey adlı katip memuru ancak ben burada "tiyatrocu" olarak tanıttım
çünkü Alzheimer'ın bir tiyatrocuya vereceği etkileri de aynı zamanda ele almak
istedim. Bir insanın yıllardır yaptığı ve artık hayat amacı olmuş bir şeyde
birden engel çıkması nasıl açıklanabilirdi? Dindar için sınav, ateist için
neydi? Bu faydaya da dönüştürülebilirdi fakat ihtimaldi sadece. Ölüm de
olabilir, fayda da olabilir. Bu insanın hayatındaki konfor alanı bozulduğunda,
monotonluğu değiştiğinde nasıl tepki vereceğine bağlıdır, öyle değil mi? Belki
de şahsiyetini yeniden tanıyıp bilecekti kendini.
"Kainatta bir zerreyim. Ne güzel söylemiş Aşık Daimi. Yalnız zerre deyip geçme, madem insan dediğin kainatın bir zerresi, o halde insan değişirse koskoca bir kainat değişir değil mi? Ama zor tabii değişmek. Hatta bir şartı var ki onu da söylemiş Aşık Daimi. 'Zerre içinde zerreyim ben, kendimi bilmez miyim?' Yani işin sırrı kendini bilmekte. Değişmek istiyorsan eğer bileceksin kendini. Neyi terk ettiğini bileceksin, neyi terk ettiğini bileceksin ki neye kavuşmak istediğini bilesin.
Bırak bilmeyi, ben aslında hiç öğrenemedim kendimi. Onun için de asla değişmem derdim. Ne azalırım, ne çoğalırım, ne inerim, ne çıkarım; zannederdim ki hep aynı kalırım. Bin sene düşünsem aklıma gelmezdi meğer Agah'ın kendini bilmesi için önce her şeyi unutması, sonra da yeniden hatırlaması gerekiyormuş. İşte ben bu sayede değiştim, bir ömür sürdü belki ama nihayet bu sabah başka bir Agah olarak uyandım. Bambaşka bir Agah'a baktım aynada. Seneler önce bir dilek tutmuştum ve nihayet gerçekleşecek ve artık ben iyi bir insan olacağım."
-
Haluk Bilginer
"Zerre içinde zerreyim ben kendimi bilmez miyim?" dediği gibi, işin sırrı kendini bilmekte. Evreni bir bardak berrak suya, insanı da bir damla kirli suya benzetirsek şöyle örnek verebiliriz: O bir damla kirli su, berrak sudan farklı olduğunu bilirse ve bardağa düştüğü an bardağın berraklığını bozacağının farkındaysa, gücüne güç katar. Fakat bunun bilincinde değilse, bardağa düştüğünde su değişmişse bile bir anlam ifade etmez.
Kainatın içinde bir insanım, bir insan yavrusu. Zerrenin de zerresiyim. Küçümsemiyorum kendimi, aksine zerrenin zerresi olmak heyecanlandırıyor beni. Ben zerrenin zerresi, biz zerrenin zerreleri kainatı değiştirecek. O asıl değişimin olduğu adım, embriyonun bebek olmadığı, ergenin yetişkin olmadığı, zerrenin zerresinin zerre olmadığı arafta kalan o adımdır. Çünkü "kendini bilmek"ten sonra gelen işin ikinci sırrı "heyecan" duygusunu kaybetmemektir. Arafta kalınan o dönemlerde kainatı değiştirecek ne çok düşünceler, ne çok düşler kuruluyor.
Zerre büyüdüğü zaman kendini bildiğini, tanıdığını sanar ama yanılır. Asıl kendini tanıdığı dönem yavruyken ürettiği düşlerin, hayallerin olduğu dönemdir. Ne zaman ki zerre büyüdü, işte o zaman heyecanını da kaybetti. Heyecanla beraber kainatı değiştirecek o düşler de gitti. Ve bunlarla beraber zerre ne ederse etsin kainatı değiştiremiyecek hale geldi. Çünkü artık kendini tanımıyordu ve hayallerinden vazgeçmiş, zerre sürüsünün bir parçasıydı.
"Değişmek istiyorsan eğer, bileceksin kendini" veya "kendini bilirsen eğer, değişirsin". Kendini bilme yolculuğunda terk edeceksin bazı şeyleri. Kendini bileceğin gibi, bilmen gerektiği gibi neyi terk edeceğini de bileceksin. Neyi terk ettiğini bileceksin ki şahsiyete nasıl kavuşacağını bilesin. "Terk etmek", toplumun bize aşıladığı, topluma göre olan bazı gerçeklerden ve kalıplardan uzaklaşma çabasıydı. Şahsımızın en iyi versiyonuna geçmek için bir adımdı. Neyi ve nasıl terk edecektik? Evi mi? Odayı mı? İnsanları mı? Düşünceleri mi?
Bizim için en iyi versiyonumuza nasıl kavuşacaktık, nasıl terk edeceğimizi bilmeden nasıl kavuşacaktık kendimize? Nasıl bilecektik kendimizi? Toplumun en büyük hatası buydu: Bireyin kendini öğrenmesine, şahsiyetini bulmasına izin vermemesi. Dizide Agah Bey'in dediği gibi, kendimizi bilmemiz için önce her şeyi unutmamız, sonra tekrar hatırlamamız gerekiyordu. Önce toplumun aşıladığı şahsiyeti unutacaktık, sonra da kendi şahsiyetimizi öğrenecektik.
"Bir ömür sürdü belki ama nihayet bu sabah başka bir Agah olarak uyandım. Bambaşka bir Agaha baktım aynada." Agah Bey'in bir diğer özelliği sabırlı olması ve kendine sadık olmasıydı. Kendine sadıktı, alzaymır olmasına rağmen unutmuyordu bazı şeyleri. Aksine hatırlıyordu; o hatırlayan bir alzaymır hastasıydı. Seneler önce "iyi bir insan olmayı" dilemişti ve buna da sadık kalıp başarana kadar uğraşıyordu. Adli katip olan Agah Bey için toplumun haksızlığı, zaman aşımına uğramış davalar, adalet, hak, hukuk bunların hepsi onun bilinçaltının derinlerinde zaman aşımına uğramış vicdan azaplarıydı.
Alzaymır olmayı bu şekilde faydaya çevirebilirdi. Unutmak ve ölümcül bir hastalığa yakalanmak hiç bu kadar tatlı olmamıştı. Yıllar önce adliyede çalıştığı dönemlerde gördüğü bütün haksızlıkları, verilmeyen cezaları telafi edecekti. Sayısız cinayet işlemişti, suçluları öldüren bir "suçluydu" artık. Toplumun ahlak anlayışına ters olmasına rağmen, ne kadar ters olursa olsun kendi bilinçaltının ne istediğinin cevabını almış, toplumdan ayrışmış, duygulara ve toplumun prangalarına rest çekmiş, kendi şahsiyeti için yaşayan biriydi bu Agah Bey için yeterince ahlaka uygundu.
Agah Bey, Nietzsche'nin üst insan modeline uyuyordu. Vicdanı, merhameti, insanı, toplumu aşmıştı. Yani kendini öğrendi, kendini bildi diyebilir miyiz? Hala diyemeyiz çünkü kendine verdiği sözler, amaçları hepsi tamamlandığında yine kendini unutmuş olacaktı. Memur olan Agah Bey, geçmiş ile toplum ile hesaplaşıyordu. Bu yüzden hastalığının unutma tarafıyla vicdanının sesini kısarak, hastalığını faydaya çevirebiliyordu; fakat tiyatrocu Agah Bey, unutacağı şahsiyeti tekrardan hatırlama umuduyla yetiniyordu. İnsanı yaşama tutmak için bir şey lazımdı, bir şey, bir şey... Önemli hissettirecek bir şey.
Canlı ve diri tutmak
için savaş duygusu lazımdı, tıpkı Agah Bey'in toplum ile çatıştığı gibi.
Tiyatrocu Agah Bey, kendiyle bile savaşamıyordu çünkü en büyük yerinden
vurulmuştu: "hafızasından". Tanrı’nın kumarlarından biriydi bu. Aynı
hastalık, fakat biri şahsiyetini buluyor, diğeri kaybediyordu. Dizinin
senaristi Hakan Günaydın, Kinyas ve Kayra romanının yazarı ve yeraltı
edebiyatının öncülerindendir. Dizide başkaldırı felsefesi ve aykırılık başarılı
bir şekilde aktarılmıştır.
1. Sezonda olaylar heyecan ve gerilim ile ilerlerken, 2. Sezona gelindiğinde ilk sezondaki bazı olaylar rafa kaldırıldı. İlk sezonda kimseyle konuşmayıp sadece Agah ile konuşan Feza Hanım üzerinde biraz daha durulup hikayesi anlatılabilirdi. Polis Nevra, önemli bir karakter olarak cinayet büro amirliğinde çalışan tek kadın polisti ve itilip kakılan bir kadın polis olarak, başkaldırı felsefisinin olduğu bir dizide bu konunun üzerinde daha fazla durulmaması keşke olsa dediğimiz bir diğer unsurdu; fakat dizinin işleyişi o kadar farklı ki bu detaylar göze çarpmıyor.
Agah Bey, olayları
çok iyi yöneten bir seri katildi. Aile üyelerine karşı hiçbir zaman katil
psikolojisini yansıtmadı. Hastalığı ilerlediği zaman bile soğukkanlılığını
koruması, kişiliğinin önemli bir parçasıydı. Aykırı olmak için, başkaldırı
yapmak için soğukkanlılık önemli bir faktördü; Agah Bey bu yüzden farklı,
kendine karşı, beynine karşı hiçbir zaman yenilmedi.
Ailesine karşı sevecen, saf, aksi, hasta bir baba gibi davranıp onları olayların dışında tutmaya çalışması, gerçekten büyük bir başarıydı. Kızı ve damadı belki onu anlayamazdı ama torunu Deva, tıpkı Agah Bey gibi aykırı bir karakterdi; bunu ilk sezonda daha iyi anlıyoruz. Şehirde dolaşan seri katil için, yani dedesi için bir topluluk oluşturmuştu. Agah Bey ve torunu arasında bir soyaçekimi vardı; bu dizide net bir şekilde gösterilmese de, anlaşılması güç değildi.
2. Sezon final
sahnesinde, Agah Bey artık pes etmiş bir şekilde kendini mücadele ettiği bir
diğer katilin eline bırakıyor; son cümlelerinde ise şunları diyor: “Ben eskiden
ölümden çok korkardım, hatta derdim ki bu dünyada herkes ölse bir tek ben
kalsam, o yalnızlığa bile razıyım. Ama şimdi sadece Nazım'ın o şiiri var
aklımda 'öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı, yetmişinde bile mesela zeytin
dikeceksin hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil, ölmekten korktuğun
halde ölüme inanmadığın için.'” Peki neden yakalamaya çalıştığı katilin kendini
öldürtmüştü? Neden intihar etmemişti? Çünkü bunu yapacak güce sahip değildi. Evet, bir seri
katildi ama aynı zamanda bir babaydı. İntihara kalkışsaydı, içinde bir yerlerde
bir dürtü ile bunu yapamazdı. Katilin Agah'ı vurduğu esnada Nevra da oradaydı.
Agah Bey'in cinayet işlerken giydiği kostüm ile oradaydı. Burada metaforik bir
anlam var. Polis Nevra, işini aşkla yapan Nevra da artık aykırıydı. Agah Bey
vurulduğunda, Nevra da katili öldürdü. Agah Bey'in karşısında duran ve onu
öldüren katil, Agah'ın son kurbanıydı.
![]() |
|
Peki ya ne olacaktı?
Mutlu mesut yaşayacaklar mıydı? Hayır, tabii ki katillerin ölmesi huzurun
geleceği anlamına gelmezdi. Her şey devam edecekti. Agah'ın torunu Deva da,
dedesi gibi güçlü ve aykırıydı. Dedesini yaşatmaya devam edecekti. Bu böyle
devam eder, eder, eder; her şey devam eder, fakat şahsiyet gibisinin devamı
gelmez. Yeraltı edebiyatı, toplumda bazı şeylerin farkındalığı ve değişmesi
için çok kıymetli. Yeraltı edebiyatının güçlenerek devam etmesi dileğiyle,
sevgiler.
- Anstoak
- Bağlantıyı al
- X
- E-posta
- Diğer Uygulamalar
Popüler Yayınlar
Zaman Tüm Beyinlerin Ortak Zihnidir
- Bağlantıyı al
- X
- E-posta
- Diğer Uygulamalar
.jpg)





Yorumlar
Yorum Gönder