Ana içeriğe atla

Nitelikli

Kayıp Ruhlar Diyarı

"Bu maskenin altında etten fazlası var. Bu maskenin altında bir fikir var. Ve fikirler kurşun geçirmez."   — V for Vendetta Gittiler. En yücesi, en bilgesi, en cesuru… Hepsi gitti. Efsane dediklerimizin tadı, ölümün damağında kaldı. Bize de geriye sadece kemiklerinin karıştığı topraklar kaldı. Peki ya ruhları? İnsanlığa olan görevini tamamlayanların ve tamamlayamayanların, eğer hayata biraz daha tutunabilselerdi neler başarabileceklerini düşündüğümüz o ruhlar… Ruhun varlığı, Tanrı'nın varlığının ihtimaliyle eşdeğerdir. Her ikisi de inançla gerçekliğini korur. Ve biliyoruz ki inanç anlatılmaz; onu açıklamaya çalıştığımızda kelimeler ağzımızda düğümlenir. Ancak sözcüklere dökemediklerimiz hislerimizde yaşamaya devam eder. Kazanılmak için çok geç kalınmış anlar, çürümüş fırsatlar ve gitmiş insanlar… Tüm bu kayıplar, bize hissettirir. Öfke, korku, hüzün, ızdırap ve çaresizlikle yıkanırız. Hâlâ üzerimizden damlayan bu duygularla, yeni doğmuş kadar çıplak ve savunması...

İYİLİK

Kulağımda son ses müzikle trafiğin ortasındayım. Sanırım delirmiştim. Hiçbir sesi duymuyor, duymamamın yanı sıra arabalarla da ilgilenmiyordum. Birdenbire kolumda bir el hissettim ve her şey çok ani gelişti. Bir anda kendimi yürüdüğüm yolda değil, kaldırımda buldum ve kolum birinin eli tarafından sıkıca tutuluyordu. Nihayet o birinin yüzüne baktığımda tanımadığım, yabancı bir surat olduğunu fark ettim. Yarım ağız ve şok içinde Teşekkür ederim diyebildim. Karşımdaki adam bana gülümsedi. Seslendim ama duymadın, ben de çekmek zorunda kaldım. Biraz daha dikkatli olmalısın” dedi. Gülümseyerek “Ne de iyi bir insan” dedim içimden.

Kendi yollarımıza döndükten sonra bu cümle kafama takılmıştı: Ne de iyi bir insan. İyi bir insan mıydı gerçekten? 

Neticede beni tanımıyordu, istemese böyle bir iyiliği yapmazdı. Peki yaptığı iyilik miydi? Ne demek iyilik? Ya da bir insanın iyi insan diye vasıflandırılması için ne yapması gerekiyor? Az önce beni belki de ölmekten kurtarması onu iyi bir insan yapar mı? Kötü insan yapmayacağı kesin çünkü bir bakıma hayat borçlanmış oldum. Peki ben bu iyiliği istiyor veya hak ediyor muydum? Diyelim ki istemiyorum, dolayısıyla bu bana iyilik gibi gelmiyor. Benim bu iyiliği istemiyor olmam, o iyiliği iyilikten çıkarır mı?

Çıkarır, ama çıkarmamalı. Hadi ama hepimiz bu bakış açısıyla yaklaşmıyor muyuz? Bize istemediğimiz bir iyilik yapıldığında o bize iyilikten ziyade kötülükmüş gibi geliyor çünkü ona ne ihtiyaç duyuyoruz ne istiyoruz. Ama az önceki adamın beni tanımadığını göz önünde bulundurursak, böyle bir iyiliği isteyip istemediğimi nereden bilecek? Hem o iyilik esnasında bunu mu düşünecek? Düşündüğü süre zarfında belki de ben ölmüş olacaktım. Ne kadar bencilce düşünüyordum, oysaki adam sadece bana yardım etmek istemişti.

Peki, neydi bunu ona yaptıran? Bunu bana neden yapmıştı? Benim yerimde bir başkası olsaydı da aynı şeyi yapar mıydı? Bu soruların tek bir nedeni var: Şüphe. 

O şüphe, büyük ve sonu gelmeyen irdelemelere yol açıyor. Belki de tek sorun o sonu gelmeyen irdelemeler ve şüphe. Bu şüpheyi oluşturan ne peki? Güvensizlik mi? Eğer öyleyse tanımadığım birine neden güvensizlik besleyeyim? Gerçi ona bakılırsa, tanıyınca da pek bir şey fark etmiyor.

Peki, birisi aynı anda hem iyilik hem de kötülük yapıyorsa ona ne ad vereceğiz? Farz edelim ki size yalan söylüyor ama bunun yanında da derdinizi dinliyor; bir şeye ihtiyaç duyduğunuzda ilk o koşuyor. Bu insana ne ad veriyoruz bu durumda? 

“Nötr insan” ilginç ve komik bir tabir oldu, öyle değil mi? Ne iyi ne de kötü... Burada biraz miktar işin içine giriyor sanırım. Miktar derken şunu kastediyorum: İyiliği daha fazla yapıyor, kötülüğü ona nazaran daha az yapıyorsa iyi insan mı olur? Veya tam tersi? 

Kimi durumlarda iyiliğin ve kötülüğün boyutu devreye giriyor. Yani birisi büyük bir iyiliğin ardından ufak diye adlandırılan bir kötülük yaptığında pek de göze batmıyor. (Bana sorarsanız iyinin büyüğü küçüğü, azı çoğu olmaz ama neyse.) Kimi insanlarda bu faktörler geçersiz kalıyor, zaman devreye giriyor. Yani uzun süre kötülük yapan bir insan, o kötülüklerin üzerine iyilik yaptığında pek de bir anlam ifade etmiyor. Elbette kimisi için de o iyilik bir geri dönüş, geri adım olarak nitelendiriliyor.

Peki bunu hangi insanlar yapıyor? Saf insanlar mı? Hiç sanmıyorum. Tamam, belki de bir kısmı saftır ama çoğunluğa verebilecek bir sıfatım sanırım yok.

Kendimi beni kurtaran adamın yerine koymak en doğru çözüm olacaktı sanırım. Düşündüm, o durumda birini görsem ben de yapardım. Göz göre göre ölüme terk etmek vicdansızlık, hatta çok büyük bir vicdansızlık olurdu. Bir dakika ya, benim öleceğim ne malumdu? Ayrıca, ben bir şey duymamıştım. Tamam, kulağımda kulaklıkla yüksek sesle müzik dinleyen bendim ama öyle bir olay olsa duyardım elbette. Araba kornaları, bağıran insanlar... Duymamış olabilir miydim gerçekten? Mümkün müydü bu? 

İyiliğin karşılığı ancak iyilik midir? Ya da hep kalıp olarak kullanılan şu cümle yüzünden mi böyle düşünürüz: İyilik yapan iyilik bulur. Ben nedenini bilmediğim bir şekilde bu cümleye hiçbir zaman inanmadım. Gerçekleşmediği için de inanmıyor olabilirim elbette, ama bilmiyorum, bu cümle bana her zaman çok Polyannacı gelmiştir. Çünkü biz, bize yapılan iyiliğin de kötülüğün de karşılığını gerektiği gibi vermiyoruz çoğu zaman. Ha, vermemiz gereken net bir kalıp var mı derseniz, yok elbette. Olaya göre şekillenmesi gerektiğine inanıyorum. Bize yapılan bir iyiliğin karşılığını vermek zorunda mıyız peki? Yani illa bir karşılık bulması mı gerekiyor iyilik veya kötülüğün? Bence bu tamamen beklentiden ibaret. Beklentilerimiz karşılık bulamayınca buna karşı tepki veriyoruz sadece. İyiliğin karşılığında neden iyilik beklediğimize dair hiçbir fikrim yok.

İyi insan, aklından hiç kötülük geçirmeyen saf insan değildir. İyi insan, her kötülüğün farkında olup iyiliği tercih edendir. 

- Erich Fromm

Metnin başındaki hikayeye dönecek olursak, o adam beni kurtarmasaydı ve bana o an bir araba çarpsaydı, adam eve gittiğinde ne düşünecekti? Vicdanen rahat edecek miydi? Elimi uzatsam belki kurtulurdu, diye hiç mi düşünmeyecekti? Elbette düşünecekti. Belki de biz de bu hesaplaşmadan kaçmak için iyilik yapıyoruzdur. Vicdanımızla baş başa kalmamak için... 

Belki de en berbat yüzleşmelerden biridir insanın vicdanıyla yüzleşmesi. İçimizde olan bir şeye hesap vermek çok zor bir durum. Kendimizi kandıramıyoruz o an; her şey açık, ortada ve değiştirilemiyor. İyilik de bu hesaplaşmaların bir parçası değil mi? Tamam, her iyiliğin öncesinde Ben bu iyiliği yapmazsam vicdanen rahat etmem demiyoruz. Birçoğu plansız bir şekilde anlık gelişiyor. Ama içimizdeki o duygu bizi ona sürüklüyor belki de.

Çok sevdiğiniz birine iyilik yaptığınızı düşünün ya da çok güvendiğiniz birine; karşılık beklersiniz, değil mi? Beklemeseniz bile iyilikle karşılık vermediğinde hayal kırıklığına uğrarsınız. Madem karşılık istemiyor, beklemiyoruz, neden hayal kırıklığına uğruyoruz o zaman? İçten içe beklediğimiz anlamına gelmez mi bu? Hadi ama, masum ayağına yatmayalım lütfen. Hepimiz yaptığımız her şey için karşılık bekleriz. Alırız, almayız bunu bilemem; değişkenlik gösterir, fakat bu beklentimizin olduğu gerçeğini değiştirmez. Neden peki? Neden karşılık bekliyoruz ya da beklediğimizi inkâr ediyoruz? Tepki çekmemek için mi? Ah, çok saçma değil mi? İçten içe bilincinde olduğumuzu düşünüyorum. Eee o zaman tepki çekeceğimizi düşünmek ya da tepki göstermek çok komik. Neyin göstergesi bu? Ben düşünüyorum ama bulamıyorum. Bence bu durum yalandan, bencillikten biraz farklı. Belki de ikisinin harmanlanmış halidir, ne dersiniz?

Hangimiz oturup yaptığımız iyiliklerin çetelesini tutuyoruz? Kimse tutmuyordur bence. Ama bize yapılan iyiliklerin çetelesini tutuyoruz, öyle değil mi? Neden? Karşılık vermemiz gerektiği düşüncesi yüzünden. Karşılık beklemediğimize inanmaya çalışsak da kendimizin de karşı tarafın ne istediğini çok iyi biliyoruz. Sanırım hepimiz aynıyız.

Kötülük için de durum aynı değil mi?

Biri canımızı yaktığında ona karşılık vermek için fırsat kolluyor, hatta fırsat yaratıyoruz. Bizim canımızın yandığından daha çok yansın istiyoruz. Ne deriz buna peki, intikam mı? Bana sorarsanız, bu bir nevi tatmin olma arzusudur. Canımız yanıyorsa, gözümüz hiçbir şeyi, hiç kimseyi görmez, değil mi? Bence kimse "karşılık verilsin" diye kötülük yapmaz ama aslına bakarsanız, o kötülüğü yaparken "Bu bana nasıl geri döner?" ya da "Geri dönüşü olur mu?" diye düşünmüyoruz. Ne oluyorsa, o kötülüğü yaptıktan sonra oluyor. Ne yaptığımızın bilincine varmakla da ilgili bence. Durun, o zaman ne yaptığımızın farkında olmadan mı yapıyoruz? Ben bu cümleye de oldum olası inanmam. Yani şu tarz cümleler bana hep saçma gelmiştir: "O an ne yaptığımın farkında değildim, çok sinirliydim, üzgünüm, kafam yerinde değildi" falan falan... Sizce bu mantıklı mı? Bana hiçbir zaman olası gelmiyor da. Eylemlerimizin sorumlusu biziz ve her zaman da biz olacağız. Herhangi bir duygu da bizi eylemlerimizi kontrol etmekten alıkoyamaz. Bu da bizim bir şeyleri örtmekte, hatta kendi suçumuzu örtbas etmekte kullandığımız bir bahanedir. Suçu örtmek için suça başvuran nadir varlıklarız sanırım. Komik, acınası bir durum; evet, biliyorum. Bu satırları yazarken düşündüm de, ben suçluysam suçumu kabul etme taraftarı oldum çoğu zaman. Fakat elbette inkâr ettiğim, başkalarının üstüne yıkmaya çalıştığım ya da az önce bahsettiğim gibi suçumu suçla örtmeye çalıştığım da çok oldu. Bu da kazanılan olgunlukla ilgili bence. Olgunluktan önce, tabiri caizse, “çocukça” davranırız. Yavaş yavaş yaptığımızın komik olduğunu anlarız. Hatta nasıl anlıyoruz biliyor musunuz? Ben ne yaptım diye düşünürken. Sanırım o ben ne yaptım” soruları hepimizi bitiriyor.

Ne yaptığımızın farkına vardığımızda hissettiğimiz tam olarak ne? Pişmanlık mı? Evet, kelimenin tam anlamıyla pişmanlık. Elbette bazı anlarda Oh, iyi yaptım, keşke daha fazlasını yapsaydım gibi tatminsizlikler de yaşıyoruz. Bu durumun adı tatminsizlik mi bilmiyorum ama siz beni anladınız bence.  

Yaptığımız iyiliklerden de pişmanlık duymaz mıyız? Hatta yapmadığımız şeyler için de... Keşke ile başlayan her cümle, bizim birer pişmanlığımız demek. Mümkün olduğunca hayatımızdan o kelimeyle başlayan her cümleyi çıkarmamız gerekiyor. O cümlelere vesile olan şeyleri de. O cümleler, bir başkasına veya kendimize gösterdiğimiz en büyük zayıflık. Evet, zayıflık diyorum çünkü bir şeyi başarmak için üzerine çaba sarf etmek güçse, bunun tam tersi güçsüzlük olur. Bir başkası için değil belki ama kendimiz için güçlü görünmek, daha doğrusu güçlü olmak zorundayız. Kimse aynada kendini bitkin görmekten zevk almıyor herhalde.

 

"Bir şeyleri değiştirmek isteyen insan işe önce kendisinden başlamalıdır."

- Sokrates

 Sanırım herhangi bir eleştiriden önce öz eleştiri yapmamız gerekiyor. Öz eleştiri yapmakta zorlandığımız bir durum değil mi? Birine itiraf etmemiz gerektiğini düşünmüyorum açıkçası. Bu bizim en büyük sorunlarımızdan biri bence. En çok kendimizden kaçıyor ve çekiniyoruz. Aslında en rahat olmamız gereken kişi belki de kendimiz olmalı; neticede yabancı değiliz. Ama bence sorun tam da bu: Yabancı oluşumuz. Hepimiz kendimize yabancıyız. Dışarıda da samimi sandığımız insanlarla kendimizden daha yakın oluyoruz, aksi olması gerekirken. 

Size verebileceğim en büyük tavsiye şu olurdu sanırım: Kendinizden başka kimseye güvenmeyin. Her şeyin en temel taşı güvenden oluşuyor. Siz o taşı sıkı tutarsanız, ardından gelen insanlar da yani taşlar da sağlam gelir ve yerleşir. Sanırım verilen bina örnekleri tam da buraya uyuyor.

Herkese içindeki iyilik kadar iyi bir hayat dilerim.

  - Sabahattin Ali

 

-Vega

 

 



Yorumlar

Popüler Yayınlar