Ana içeriğe atla

Nitelikli

Kayıp Ruhlar Diyarı

"Bu maskenin altında etten fazlası var. Bu maskenin altında bir fikir var. Ve fikirler kurşun geçirmez."   — V for Vendetta Gittiler. En yücesi, en bilgesi, en cesuru… Hepsi gitti. Efsane dediklerimizin tadı, ölümün damağında kaldı. Bize de geriye sadece kemiklerinin karıştığı topraklar kaldı. Peki ya ruhları? İnsanlığa olan görevini tamamlayanların ve tamamlayamayanların, eğer hayata biraz daha tutunabilselerdi neler başarabileceklerini düşündüğümüz o ruhlar… Ruhun varlığı, Tanrı'nın varlığının ihtimaliyle eşdeğerdir. Her ikisi de inançla gerçekliğini korur. Ve biliyoruz ki inanç anlatılmaz; onu açıklamaya çalıştığımızda kelimeler ağzımızda düğümlenir. Ancak sözcüklere dökemediklerimiz hislerimizde yaşamaya devam eder. Kazanılmak için çok geç kalınmış anlar, çürümüş fırsatlar ve gitmiş insanlar… Tüm bu kayıplar, bize hissettirir. Öfke, korku, hüzün, ızdırap ve çaresizlikle yıkanırız. Hâlâ üzerimizden damlayan bu duygularla, yeni doğmuş kadar çıplak ve savunması...

UNUTMAK

Önce güzel ne varsa unuttum. Sonra adımlarımı. Anılarım teker teker toz olurken acılarım ve pişmanlıklarımın bıraktığı izler dışında ne varsa gitti. Doğru ve yanlış birbirine karıştı çünkü doğruyla yanlışı ayırt edebilmek için gereken her deneyimim yok oldu. En sonunda kaybettiğim şey ise benliğimdi.

En büyük düşmanımız sizce nedir? Kendiniz misiniz? Birçoğu böyle der. Peki sizi kendinize düşman yapmaya iten şey nedir? Neden mutluluğun anahtarı elinizdeyken, mutluluğa ulaşmak bu kadar kolayken hiçbir zaman ona ulaşamadınız? Neydi tüm o sebepler? Zamandı. 

Tekerlekli sandalyenin derisi tenimi yakıyor. Oturuyorum. Buradayım ama nedenini bilmiyorum. Karşımda bir yol var. Yanımda da yüzlerinde umutlu bir ifadeyle bekleyen insanlar. Kim olduklarını bilmiyorum. Önümde iki tane değnek var. Ne yapmam gerektiğini bilmiyorum. Tutmamı ve kalkmamı söylediklerinde öyle yapıyorum. Ancak gücüm yok. Yere basamıyorum. Bacaklarım o kadar güçlü değil. Yol çok uzun. Bu yolu bilmiyorum bile. Sonunda ne var ondan da bihaberim. Yapamıyorum. Bunun için yetersizim. Olduğum yere çöktüğümde yanımdakilerin üzüldüğünü görüyorum. Ben üzülmüyorum. Neden üzüleyim ki? Önceden de buradaydım, şimdi de buradayım. Kaybettiğim bir şey yok. Tekrardan yola baktığımda neden o yolu yürümek istediğimi bile bilmiyorum... Hayır. Ben hatırlamıyorum.

Zamanın varlığı tartışılabilir. Ancak getirdikleri ve götürdüklerine karşı koymaya gücümüz yetmez. En derin acıları zaman eker. Ektiği gibi de sarar. Lakin acımasızlığı tartışılmaz. Asla bir daha sizi incitmeyeceğine söz vermez. Onun varlığı sizi yıpratırken kaybettiklerimizden kurtulmanın tek bir yolu vardır. Unutmak. Geçmiş unutulursa canınızı yakamaz. Ancak zamanın hayatınızdan alıp götürdüğü kişileri unutursanız size zarar veremezler. Zamanında kaybettiğiniz fırsatlar unutulursa pişmanlıktan kurtulursunuz. Canınızı yakan bir şarkıdan onu unutmadan kurtulamazsınız. Peki unutmak da zamanla olmaz mı zaten? Mevsimler birbirine karışırken zihninizdeki anıların görüntüleri beyninizi uyuşturmaya başlar. Bir zamanlar ciğerimizi yakan sözler boğuklaşır, duygular söner, yüzler buğulanır. Hatalar gider, pişmanlıklar gider, acı gider... Ancak acınız dinerse onu yendiğinizi sanmayın. Siz sadece daha az hatırlıyorsunuz. Sizi yaralayan bakışları ve sözleri daha az hatırlıyorsunuz. Kalbinizde büyüyen boşluğun omuzunuza yüklediklerinin ağırlığını unutuyorsunuz. İyileştim sanıyorsunuz ama aslında kendinizi kaybediyorsunuz. Hem de hiç olmadığı kadar. Atlattığınızı sandığınız şeylerle daha fazla kaybediyorsunuz. Asla ne kadar acı çektiğinizi unutmamalısınız. Çünkü ne kadar acıdığını unutursanız, aynı hatayı bir daha yaparsınız. Unutmayın ki korkun. Korkun ki deneyimleriniz işe yarasın. Ders aldınız ama unutursanız tekrar düşersiniz. Tekrar yara alır ve tekrar üzülürsünüz. Zaman sizi iyileştirirken sizi çalıyor aynı zamanda. Her gün daha çok ve daha çok unutmanıza sebep oluyor. Her uyandığınızda farkında olmadan o kadar çok anıya veda ediyorsunuz, o kadar çok duygu kaybediyorsunuz ki... Düşünün, çocuksunuz ve ilk kez bir oyuncağı bu kadar fazla istediniz. Oyuncağı elinize aldığınız o an belki de yaşayabileceğiniz en güzel duygulardan birini yaşadınız. Ancak artık yok. Unuttunuz. Belki de bir daha bir şeyi öyle saf bir şekilde istemeyeceksiniz. Belki bir daha öyle masumca sevinemeyeceksiniz. Lakin ne kaybettiğinizi bile bilmiyorsunuz. Unutmak böyle zalimdir işte. Ne kaybettiğinizi bile fark etmeden yok olup gidersiniz. Ne kadar adaletsizce değil mi? Sizin olanı size sormadan çalıyor. Sanki hiçbir değeri yokmuşcasına, kazandırdığı şeyleri kaybetmeyecekmişiz gibi çalıyor. Durup da sormuyor bile, vedalaşmamıza izin bile vermiyor ve unuttukça başa dönüyoruz. Kaybettiğimiz umutları neden kaybettiğimizi unutup tekrar umutlanıyoruz. Kaybediyoruz ve yine yaralanan biz oluyoruz. İnsanların ne kadar kötü olduğunu unutuyoruz ve yine güveniyoruz. Yine sırtımızdan bıçaklanıyoruz. Eski aşkımızı unutuyoruz. Unuttuğumuz için farklı olduğunu sanıyoruz. Oysa yalnızca eskisini, yenisiyle karşılaştıramayacak kadar unutmuşuz. Yeniden seviyoruz, yeniden oynuyoruz, kaybediyoruz. Unutuyoruz ve savaşıyoruz. Savaşıyoruz ve yeniliyoruz. Bizi biz yapan her şeyden kopuyoruz. Zevklerimiz, hayallerimiz, mutlu anlarımız, hatalarımız, pişmanlıklarımız, hayatımızın en kritik anları. Gidiyorlar. Onlar gittikçe biz kendimizi unutuyoruz. Kim olduğumuzu, doğrumuzu, yanlışımızı, çizdiğimiz yolu, geçtiğimiz yolları, takılıp düştüğümüz taşları, bizi kanatan tuzakları, yaralarımızı nasıl sardığımızı, yollarda yürüdüğümüz kişileri, o yolda kaybettiğimiz, kazandığımız herkesi, adımlarımızı, yerimizi, yönümüzü ve en sonunda gitmek istediğimiz yeri de unutunca... işte o zaman kendimizi kaybediyoruz. Ruh bedeni terk ettiğinde değil, asıl o zaman ölüyoruz. "Ben" olmayı unutunca ölüyoruz. 

Tekerlekli sandalyenin derisi tenimi yakıyor. Oturuyorum. Buradayım çünkü bugün kalkmam ve yere eskiden olduğu gibi sapasağlam basmam gerek. Karşımda beni bekleyen bir yol var. Aylardır bitiremediğim ama bugün bitireceğim o yol. Ailem yanımda, hastanede geçen günlerdeki kasvetli hallerinden farklı olarak bugün umut dolu olmaları beni daha da güçlendiriyor. Önümde iki tane değnek var. Ne yapmam gerektiğini çok iyi biliyorum. Onca başarısızlığın ardından artık olması gereken olacak. Değnekleri uzatıyorlar ve kalkmamı söylüyorlar. Bense buna çoktan hazırım. Son denememden sonra artık o yolu bitirebileceğimi biliyorum çünkü. Kalktığımda dizlerim titriyor. Güçsüzlüğün merhametsiz hissiyatı yayılıyor bedenime. Bu hissi tanıyorum ve nasıl savaşacağımı biliyorum. Dün de yaptım, geçen hafta da, ondan önce de. Kalkabilirim. Yalnızca biraz daha üstüne gitmem gerek. Öyle yapıyorum ve ayağa kalkıyorum. Yol ilk seferki kadar uzun gelmiyor. Bu yolu adım gibi biliyorum. Üzerinde başarısızlıklarımın izleri var. Sonunda ise mutluluğum ve nihai özgürlüğüm. Yürüyorum. Ailemin sevinç nidaları kulaklarımda. Ben ise kaybettiğim onca günün, onca şeyin üzerine, sonunda kazanmanın verdiği mutlulukla dolup taşıyorum. Önceden o sandalyeye sonsuza dek bağlıyım sanırdım. Şimdi ise yoldayım. Kazandığım o kadar çok şey var ki. Yolun sonuna baktığımda içimdeki istek, tatmin duygusu ve sevinçle harmanlanıyor. Yürüyorum. Çünkü hatırlıyorum.

- Kay Snyder

https://open.spotify.com/track/3QVOSghjUC391ugAcd4Lbl?si=a2bc5a0af7e84f34


Yorumlar

Popüler Yayınlar