Ana içeriğe atla

Nitelikli

Kayıp Ruhlar Diyarı

"Bu maskenin altında etten fazlası var. Bu maskenin altında bir fikir var. Ve fikirler kurşun geçirmez."   — V for Vendetta Gittiler. En yücesi, en bilgesi, en cesuru… Hepsi gitti. Efsane dediklerimizin tadı, ölümün damağında kaldı. Bize de geriye sadece kemiklerinin karıştığı topraklar kaldı. Peki ya ruhları? İnsanlığa olan görevini tamamlayanların ve tamamlayamayanların, eğer hayata biraz daha tutunabilselerdi neler başarabileceklerini düşündüğümüz o ruhlar… Ruhun varlığı, Tanrı'nın varlığının ihtimaliyle eşdeğerdir. Her ikisi de inançla gerçekliğini korur. Ve biliyoruz ki inanç anlatılmaz; onu açıklamaya çalıştığımızda kelimeler ağzımızda düğümlenir. Ancak sözcüklere dökemediklerimiz hislerimizde yaşamaya devam eder. Kazanılmak için çok geç kalınmış anlar, çürümüş fırsatlar ve gitmiş insanlar… Tüm bu kayıplar, bize hissettirir. Öfke, korku, hüzün, ızdırap ve çaresizlikle yıkanırız. Hâlâ üzerimizden damlayan bu duygularla, yeni doğmuş kadar çıplak ve savunması...

TUTKULAR VE GERÇEKLER

   Uzun bir aradan sonra var olan hayat koşturmacama ufak bir ara verip arkadaşımı ziyaret için İstanbul'dan İzmir'e geldim. Amacım biraz olsun İstanbul'un koşturmacasından ve monotanlaşmış hayatıma ara vermek, uzaklaşmak, ruhumu dinlendirmek istememden kaynaklanmaktaydı yoksa kim bu ekonomide uçağa 1000 TL'ye yakın para harcamayı göze alabilirdi ki? 17 Nisan Pazartesi İzmir'e geldim ve sahilinin olmayan temiz havasını biraz teneffüs ettim. Akşama karşı arkadaşımın evine geçtim. Arkadaşım babası ile yaşıyordu. Babası oldukça sıcak ve sevecen bir adamdı. Arkadaşım annesini covid döneminde kaybetmiş ve bu aileyi biraz sarsmıştı. Tek çocuk olması ve babasının bu kırılma anına kadar evinin sadece ekonomik açıdan dayanağı olması da bu sarsıntıda etkiliydi. Salı günü İzmir sahilinin temiz havasını bir kez daha teneffüs etmeye çalışmakla geçti diyebilirim. Gün batımına yakın Konak sahilinde biraz yürüyüş yapıp dalgaların kıyıya getirdiği izmarit ve plastik çöpleri izlemekle geçtirdim. İnsanların nasıl bu kadar aptal ve tek hücreli bir amip gibi davranışlar sergilediğini düşünürken buldum kendimi, onu geçtim şu sıralar içinde tarif edemediğim bir duygu birikimi vardı ona belki çare bulabilirim diye dışarıya atmıştım kendimi ama daha ona sıra gelemeden farklı sorunlarla yüzleşmem gerekti. Zorla gül uzatıp fal bakmaya çalışan çingeneler, ortalıkta cirit atan insani varlıklar, oltayı denize atmak yerine insanlara fırlatan balıkçılar, yan bankta yüksek sesle konuşan ALFA çocuklar...



   Eve döndüğümde arkadaşımın babası Yusuf Amca'nın ertesi gün sanayiye gideceğini, arabanın bakım zamanının geldiğini söyledi. Bunu duyan ben durur muyum? Sabah kendisiyle gelip gelemeyeceğimi sordum. İlk başta anlamadığını fark ettim - ki arkadaşımda anlayamamıştı. Tekrar sorumu yeniledim. Oldukça şaşırdıkları gözlerinden belli oluyordu. İlk istemediğini düşündüm, bu kadar uzun düşünmesinden dolayı; ama sonrasında yüzünde oluşan o şaşkın ifade bir anda yerini yumuşak bir tebessüme bırakarak gelmemden mutlu olacağını, ancak sabah erken saatte gideceğini ve bakımın ne zaman biteceğinin belli olmadığını belirtti. Fazlasıyla sıkılabileceğimi söylemek istemiş ve düşünmemi istemişti anlaşılan. Ama kararımı vermiştim. Yarın arkadaşımla Kemeraltı'na gitmeyecek, sanayiye gidecektim. Arkadaşıma iyi satış koyduğum kesindi. Öğlene kadar yatmaktan, uyanınca tavana bakıp hayatının anlamını sorgulamaktan sonra Kemeraltı'na gitmek mi? 

   Sahura kalkıp kalmak istemediğimi sordu. Ben de olabileceğini söyledim. Ne de olsa arkadaşım kalkmıyordu ve Yusuf Amca'nın tek başına sahur yapmasına gönlüm razı gelmediğini fark ettiğim için kalkmak istediğimi anladım. Ne de olsa benim dünyamda böyle şeylere yer yoktu. Tutsam tutsam tekne orucu tutardım, o da çocukluğu yad etmek adına. Bu nedenden dolayı kalkmak istediğimi belirttim. Hem sahurdan sonra yatmaz, biraz kitapları kurcalar, belki birkaç bir şey karalardım. Yusuf Amcaya ufaktan değinmem gerekirse, o sadece emekli bir askeri personel ve hayatta eşini kaybettikten sonra tek amacı kızını iyi yerlere getirmek için çabalayan bir baba rolündeydi. İnanç bakımından dinine ne bağlı ne de tamamen kopuk bir insandı; kendi halinde inancını yaşayan, o neye inanıyor bu neden benim dinime inanmıyor gibi insanın özel hayatına dair çıkışları yoktu. Onun kafa yapısını tek bir cümleyle özetlemem gerekirse "Dindarlığınızı Tanrı'ya gösterin, bana insanlığınız lazım!" şeklindi - ki kendisi tam olarak bu şekilde bir hayat felsefesine sahipti.


   Kafamı yastığa koymamla sahur saatinin gelmesi bir olmuştu sanki. Yusuf Amca çok naif şekilde kapıyı birkaç kez tıklattıktan sonra gitmişti. Ben de hızlı şekilde hareket etmeye çalıştım. Tabii ki yatakta on takla atıp telefonun nereye kaybolduğunu aradıktan sonra. Doğrulur doğrulmaz Babannemin örmüş olduğu uzun geceliği giyip odadan fırladım. Hızlı şekilde yüzümü yıkadım; aynaya bakmamaya gayret ettim. Nedeni ise zombiye benziyor olmamdı. Hemen mutfağa geçtim; belki yapılacak bir şeyler vardır diyerekten ama Yusuf Amca masayı donatmış, çay mı kahve mi yoksa kantaron otu çayı mı içmek istersin diye sormasıyla güne başlamıştım. Şaşkınlığım yüzümden okunuyor olsa gerek; Yusuf Amca içten bir sesle: "Günaydın." dedi. Kantaron otu çayını oldukça merak etmiştim ama kahve içmem gerektiğini de bildiğim için "Kahve olur." dedim. Benim şöyle bir adetim vardır: Kahve içerken yanında hiçbir şey içmeden sadece kahvenin tadını alarak kahvaltı yapmak gibi garip bir alışkanlığım var. Sonrasında da içersem bir bardak su içerim. Yusuf Amcaya bu garip durumu izah etme gereği duydum; çünkü masaya oturduğumdan beri kahve bardağına sarılmış şekilde masa örtüsünün desenine bakar durumdaydım. Masada da yok yoktu: Ceviz, bal, sucuk, peynir, zeytin, domates... vs. Birkaç tane daha tabak vardı. Kısacası Halil İbrahim Sofrası.


   Sahurdan sonra Yusuf Amcaya saat kaçta çıkacağımızı sordum; o da saat 7.30 gibi yola çıkacağımızı, bayram öncesi çok sıra olduğunu belirtti. Nereden baksanız temiz iki saat. Ben de o saate kadar kitapları kurcaladım. Koridordan sesler gelince de saate baktım ve vakit gelmişti; telefonumu, ceketimi kapıp fırladım. Yusuf Amca da hazırlanmıştı. Erken yola koyulduğumuz için yollar boştu ve sanayiye anormal bir hızda vardık. Arabanın ne sorunu olduğunu, hangi bakımların yapılacağını sorduğumda Yusuf Amca asıl bakımın bayram sonrasında yapılacağını, bugün sadece iki ana sorunumuz olduğunu söyledi. Bunlar: arabanın fren sisteminin olağan dışı ısınmasını ve çıkarttığı benim de gelirken fark ettiğim rahatsız edici sesin sorununu ve arabanın tüm lastiklerinin değişmesi gerektiğiydi. Bunun için iki farklı dükkana gitmemiz gerekiyordu anladığım kadarıyla. Sanayiye girince gözüme ilk duvarda kocaman şekilde kırmızı sprey boyayla yazılmış olan "BURAYA İŞEMEK YASAKTIR." yazısı dikkatimi çekmişti. İkinci olarak ise her tarafın arabalarla çevrili olması ve yolun (pek yol denilemezdi.) fazla toza sebep olmasıydı. Daha dükkanlar yeni yeni açılıyordu; bizim ilk gireceğimiz dükkanın sahibi biz geldikten birkaç dakika sonra gelmişti dükkanı açmaya. İlk müşterisi biz olmuştuk. Bundan sonraki aşamalarda sadece Yusuf Amca ve usta arasında geçen şeyleri dikkatlice dinleyerek ve aklımda durumu çözümlemeye çalıştım. Bu dükkana ilk sorumuz olan fren ayarı ve çıkan olağan dışı ses için gelmiştik. Sorunun ne olduğunu sordu usta ama biraz isteksiz ve bu sorunu çözmek istermiş gibi bir tavır sergilemiyordu. Araba önden çekişli olduğu için ön kısmı açtı ve fren sistemini kabaca gözden geçirdikten sonra Yusuf Amcaya dönerek "Amca, bu fren sistemlerinde böyle ses çıkması normal; ses için de fren balatalarını yenilemen gerek. Bana kalırsa hiç gerek yok." dedi. Yusuf Amca altında yağ kaçağı olduğunu söylediğinde de usta "O bu arabalarda hep olur amca." diye cevap verdi. Bu söyledikleri ne bizim olağan dışı ses sorununa ne de fren sistemine dair bir çözüm içeriyordu. Ustayı gözlemlediğim kadarıyla şu an işi başından aşkın; işine bak amca beni uğraştırma dermiş gibiydi. Hızlı şekilde tekerleği topladı ve gelen diğer müşterinin sorununu sordu. Arabayı dükkandan çıkarttık ve adama borcumuz ne kadar diye sorduk; bana soracak olursanız hiçbir şey yapmamıştı - usta da farkında olsa gerek "Siftah atsan yeter amca." dedi. "Bayram sonrası gel senin bu işine ayrıntılı şekilde bakıvereyim." dedi. Kısacası usta bu ince ve belki de diğer işlere göre daha uğraştırıcı olan bu iş için vaktinin olmadığını son sözleriyle göstermişti.

   İkinci sorunumuz olan arabanın lastiklerini değiştirmek için lastikçiye geçtiğimizde o da daha yeni açılıyordu. Yusuf Amca lastikleri 2022 yılının başlarında aldığını ve dükkanda durduğunu söyledi. Aslında çok mantıklıydı. Söylediğine göre %100 kardaydı bu şekilde bir yol izlediği için. Bu dükkanda da ilk müşteri bizdik ve hızlı bir şekilde ustalar işe koyuldu; burası ilk dükkana kıyasla çok daha büyük ve daha fazla usta çalıştırıyordu. Yusuf Amca içeri oturmuş ben de arabanın lastiklerini değiştiren ustayı gözlemliyordum. 30-35 yaşlarında sarı saçlı, yeşil gözlü bu kızın burada ne işi var gibisinden arada kaçamak bakışları vardı. Harbiden de benim ne işim vardı? Adam arka lastiği sökmeye gider yanındayım; ön lastiği sökmeye gider önündeyim; yeni lastikleri almaya gider arkasındayım. Bunu bir erkek yapsa "Götü kollayayım bari." diyebilirdi. Empati kurunca rahatsız edici bir hareket olduğunu biliyordum. İşini rahat bir şekilde yapamıyor gibiydi. Tüm lastikleri sökmüş; bir makinenin başında eski lastiği janttan ayırıp yenisini takıyordu. Bana sibop kapaklarının çatlak olduğunu, değişsin mi diye sordu. Ben de yeniliyorsak değişmesi gerektiğini düşünerekten "Evet, değişsin usta." diyip Yusuf Amcadan da bu kararımı teğit etmek üzere yanına gittim; o da "Değişsin." dedi. Tekrar adamın yanına döndüm. Usta bana dönüp "Bazı müşteriler değişmesini istemiyor da. Ondan sordum." dedi. Anlaşıldı der gibi kafamı salladım; nedeni ise çok garip bir şeyin dikkatimi çekmesiydi. Bu lastik değişimiydi. Bu lastiklerin içinde iç lastik yok muydu? Birinci lastikte fark edememiş olabilirim diye düşünerek ikinci lastiği bekledim ve gerçekten de iç lastik yok. Ustaya heyecanlı şekilde "İç lastiği yok mu? Bunun usta." diye sordum. Usta çok sakin şekilde çok eski arabalarda iç lastik kullanıldığını, 2000 sonrası arabaların çoğunda iç lastik diye bir şey olmadığını söyledi. Aydınlanma geçirdiğimi söylemeliyim. Usta bu konuşmamızdan sonra biraz rahatlamış gibiydi. Kendisine bir lastik ustası olmak için ne kadar süre gerekli diye sordum; bu kimine göre 1 yıl kimine göre 2 yıl olduğunu söyledi. Kendi kendime bir lastik değiştirmek bu kadar zor olmamalı diye de düşünmeden edemediğimi söylemeliyim. Kendi dükkanını açmayı düşünüyor musun diye sorduğumda kendi lastik dükkanını açmak istediğini ama bunun için paraya ihtiyacının olduğunu belirtti. Şu an için sadece bir hayalden ibaretti anlaşılan. İşinden memnun olup olmadığını, bu işi yerine başka bir iş yapacak olsan ne yapardın diye sorduğumda ise yüzünde anlamsız bir tebessüm oluştu: "Sende hep zor sorular soruyorsun." dedi ve ekledi: "Önceden futbol oynadığını, dizlerinden sakatlanıp ameliyat olmak zorunda kaldığını belirtti." 10 yıldan beri lastikçide çalıştığını söyleyip son lastiği takıp yeni gelen arabayla ilgilenmek için gitti. O an oldukça şaşırdığımı ve üzüldüğümü belirtmeliyim. Keşke bu tarz sorular sormasaydım diye düşündüm bir müddet. İşimiz bitmişti; arabaya binmeden önce ustanın yanına giderek teşekkür ettim. Sadece acı bir tebessümle yetindi. Uzun süre baka kalmış olmalıyım ki bu tebessümün yetersiz olduğunu düşünmesine sebep olmuşum: "İşimiz bu." dedi. Bu yüzde neler yoktu ki: Tutku ve hayallerin hazin sonu mu, yoksa hayatın gerçekleri mi desem bir türlü bilemedim.

   Evet, belki de o tutkularının ve hayallerinin peşinden gitmişti ama şu an gerçekliğin sillesiyle yüzleşmiş şekilde hayatına devam ediyordu. Yeni tutkular ve hayaller peşinde gidiyordu. Tutkularımız ve gerçekler arasında bazen bir uyum bazen de bir çatışma olabilir demek ki. Tutkularımız bizi hayata bağlayan, bize anlam veren ve bizi motive eden şeylerdi; ama gerçekler ise hayatın bize sunduğu koşullar, zorluklar ve sınırlardı; bu şüphe kaldırmazdı. Metindeki lastik ustası gibi bazen tutkularımızı gerçekleştirmek için çabalarken gerçeklerle yüzleşmek zorunda kalabiliriz. Bu durumda pes etmek yerine yeni tutkular ve hayaller bulmak önemlidir. Bazen de tutkularımız ve gerçekler arasında bir denge kurmak mümkündür. İnsanın kendini tanıması, değerleriyle uyumlu bir yaşam sürmesi ve esnek olması gerektiğini düşünüyorum.


20 Nisan 2023, İstanbul

- Avis Everhard



https://open.spotify.com/track/4iPhOOjhwWl5JDbbeqRrQD?si=4f3906c24c71495b


Yorumlar

Popüler Yayınlar