Ana içeriğe atla

Nitelikli

Kayıp Ruhlar Diyarı

"Bu maskenin altında etten fazlası var. Bu maskenin altında bir fikir var. Ve fikirler kurşun geçirmez."   — V for Vendetta Gittiler. En yücesi, en bilgesi, en cesuru… Hepsi gitti. Efsane dediklerimizin tadı, ölümün damağında kaldı. Bize de geriye sadece kemiklerinin karıştığı topraklar kaldı. Peki ya ruhları? İnsanlığa olan görevini tamamlayanların ve tamamlayamayanların, eğer hayata biraz daha tutunabilselerdi neler başarabileceklerini düşündüğümüz o ruhlar… Ruhun varlığı, Tanrı'nın varlığının ihtimaliyle eşdeğerdir. Her ikisi de inançla gerçekliğini korur. Ve biliyoruz ki inanç anlatılmaz; onu açıklamaya çalıştığımızda kelimeler ağzımızda düğümlenir. Ancak sözcüklere dökemediklerimiz hislerimizde yaşamaya devam eder. Kazanılmak için çok geç kalınmış anlar, çürümüş fırsatlar ve gitmiş insanlar… Tüm bu kayıplar, bize hissettirir. Öfke, korku, hüzün, ızdırap ve çaresizlikle yıkanırız. Hâlâ üzerimizden damlayan bu duygularla, yeni doğmuş kadar çıplak ve savunması...

AN


  Bulutlar parça parça, insanlar gülümsüyor gibi, ama hepsi değil, arabalar geçiyor ama benim umurumda değil. Servis gelmişti. Hemen binmeli ve bir yere oturmalıydım. Adımımı atar atmaz servisin dolu olduğunu gördüm. Bir yere tutundum. Acaba bugün ne yapmalıydım ya da ne yapmam gerekiyordu? Bunu hiç düşünmemiştim. Hocayı arayıp sormalı mıydım yoksa bugün dinlenmeli miydim? Dün zaten yeterince çalışmamış mıydım hem de kafam çatlayacak, midem bulanacak kadar? Belki de kendimi kandırıyordum. Ama hocayı ararsam gelmemi isteyebilirdi. Ne de olsa bu hafta hiç derse gitmemiş sadece uzaktan derslere girmiştim. O zaman çağırması gerekirdi ya. Ne işti ama? Yine de aramalıydım belki istemezdi hem isterse de benim için bir değişiklik olurdu. Rutinimi biraz bozup aklıma oyun oynardım. Bu hafta başından beri neredeyse hep aynı şeyleri yapmıştım. Bugün akşam felsefe dersi vardı. Hoca çağırırsa felsefe dersine yetişebilir miydim? Ah! Yaşamak işi ne kadar zordu böyle. Zaman gerekliydi hem de fazlasıyla. Tanrı beni duymalıydı sanki gün bana 24 saat değildi. Şu oturan çocuklar mesela, yaşam amaçları neydi? Bunlara 24 saat gerekli miydi? Belki de gerekliydi, arkadaşıyla birlikte buluşup salak şakalarla, onun bunun gıybetini yapmasına, sevgilisinden ayrılmış yeni sevgili bulmasına, akşamki dizide ne olacağını ve yarın okuldan nasıl kaçacağını düşünmesine, tatil de yaklaşıyor sonuçta nereye gideceğini düşünmesine, yok Berke son gönderisini beğenmemiş onu dert etmesine, toplu taşımayı kullanmasına, şu koltukta oturup beni ayakta bırakmasına… Elbette bunları yapabilmesi için gerekliydi. Hocayı aradım hızlı bir selamlaşma ve de kapanışla gelmeme gerek olmadığını, bugün dinlenebileceğimi söyledi. İşte şimdi sevinmiştim. Dinlenmeyi hak etmiş miydim orasından emin değilim. Sonunda otobüs durağa gelmişti - tabii ki ineceğim durağa değil bu boş beleş insanların ineceği durağa, hepsinin olmasa bile en azından bir kısmının. Şoför arabayı o kadar iyi kullanıyordu ki girmediğimiz çukur, zıplamadığımız dakika, işte şimdi otobüsü yan yatırdı demediğimiz an yoktu. Sanki arabayı bir insan değil de bir maymun kullanıyordu. Lütfen bunu sadece arabayı sürüşüne mal etmeyin. Arkada oturuyordum ama bu demek değildi ki maymunu, pardon, şoförü göremiyorum demek değildi. İç dikiz ayna yeterince büyük olduğu için şoförü dakikalarca incelemiştim. Hiçbir zaman gitmeyen kirli sakalı, eşek tıraşı olmuş saçları, alnının açıklığı, ileride kel olacağı kesindi, hafif çökük ve karartılı gözleri, sigara içmekten sararmış dişlere, hayatınızı karartabilecek gülüşlere ve dolgun, bıngıl bıngıl yanaklara sahipti. Önde onu eğlendiren birkaç maymun da… Ah, aklım beni sürekli maymun demeye sevk ediyor. Öğrenci de yok değildi. Ortalama bir insan daha ne isteyebilirdi ki? Arabayı neden böyle kullandığını düşünürken önümdeki kız dikkatimi çekti. Nedeni ise saçlarında oldukça fazla beyaz vardı. Ağzım kapalıydı fakat dişlerim birbirine vuruyordu. Belki de şoför bir maymun olsaydı bu kadar acı çektirmezdim. Zıplayarak düşünmeye devam ettim. Kızın saçları neden bu kadar erken beyazlamıştı? Stres? Psikolojik sorunlar? Sağlıksal sorunlar? Ailevi sebepler? Nefes alıp vermek? Neyse ki kendisi bu durumu benim kadar takmıyor gibi gözüküyordu. Bu sefer de yan koltuktaki bir kız dikkatimi çekmişti. Hava sıcak mı sıcaktı ama kız kapüşon takmıştı ve ceketle oturuyordu. Kendimi tutamadım ve sordum:

  -         Pişmiyor musun?

  -         Henüz değil, dedi.

  Kısa kollu duruyor olmama rağmen cehennemdeymişim gibi hissediyordum. Fakat bu kız neredeyse tüm yıl böyleydi. Uzun siyah tişörtü her zaman üstündeydi ve kapüşonu her daim takılı şekilde oluyordu. Belki saçlarında sorun vardı belki de bir çocukluk travmasının etkisiydi. Sormalı mıydım? Tabii ki de hayır. Merak ediyor muydum? Belki biraz. Sessizlik çöktü. Kız bana bakmıyordu. Ben de ona bakmaktan vazgeçtim. Otobüsün camından dışarıya baktım bir müddet. İnsanlar, arabalar, dükkanlar, ağaçlar… Hepsi birbirine benziyordu. Sıkıcı bir gündü. Hiçbir heyecan yoktu. Hiçbir macera yoktu. Hiçbir olay yoktu. Velhasıl berbat bir gün başlıyordu benim için.

- Esenlikle Kalın. Sevgilerle Eden Everhard...


https://open.spotify.com/track/72UMOAfc73lO9ci7Fzl66X?si=cf2df7c21a244ab1



Yorumlar

Popüler Yayınlar