Ana içeriğe atla

Nitelikli

Kayıp Ruhlar Diyarı

"Bu maskenin altında etten fazlası var. Bu maskenin altında bir fikir var. Ve fikirler kurşun geçirmez."   — V for Vendetta Gittiler. En yücesi, en bilgesi, en cesuru… Hepsi gitti. Efsane dediklerimizin tadı, ölümün damağında kaldı. Bize de geriye sadece kemiklerinin karıştığı topraklar kaldı. Peki ya ruhları? İnsanlığa olan görevini tamamlayanların ve tamamlayamayanların, eğer hayata biraz daha tutunabilselerdi neler başarabileceklerini düşündüğümüz o ruhlar… Ruhun varlığı, Tanrı'nın varlığının ihtimaliyle eşdeğerdir. Her ikisi de inançla gerçekliğini korur. Ve biliyoruz ki inanç anlatılmaz; onu açıklamaya çalıştığımızda kelimeler ağzımızda düğümlenir. Ancak sözcüklere dökemediklerimiz hislerimizde yaşamaya devam eder. Kazanılmak için çok geç kalınmış anlar, çürümüş fırsatlar ve gitmiş insanlar… Tüm bu kayıplar, bize hissettirir. Öfke, korku, hüzün, ızdırap ve çaresizlikle yıkanırız. Hâlâ üzerimizden damlayan bu duygularla, yeni doğmuş kadar çıplak ve savunması...

İMAN GÜCÜ #BİR

     Bu yazı İMAN GÜCÜ adlı serinin birinci bölümüdür. Serinin diğer bölümlerine blog sayfasından göz atabilirsiniz.

  Bu ayki yazımda sizlere tarikat yaşamının hayatımda nasıl devrim yaptığından bahsedeceğim. Tek cümleyle özetlemem gerekirse şöyle derdim sanırım: Bir devleti (ben) sabahında sosyal demokrasi ile yönetilirken akşamına ansızın kendini teokrasi ile yönetilir bulsun. Böyle düşünebilirsiniz.

  Konuya giriş yapmadan önce ufak bir bilgi vermem gerekiyor. Cümlelerimde sürekli olarak "Tarikat Yurdu" demek yerine "Yurt" diyeceğim. Nedeni ise artık benim için "Tarikat" kavramının "Otel" kavramı veya "Yurt" kavramıyla eşdeğer olmasıdır. Sadece ödeme çeşitleri ve kuralları farklılık gösteriyor. Tüm olay aslında sen mi onu kullanacaksın, o mu seni kullanacak ya da karşılıklı bir çıkar mı söz konusu olacağıdır. Genelde bu senin kullanılmanla sonuçlanmaktadır. Nedeni ise insanın bir şeyi kullanabilmesi için önce o şeyi tanıması sonrasında da kendini tanıyarak amacına yönelik adımlar atması gerektiği gerçeğidir. Bir yurtta (Tarikat oluşumunda) bu mentaliteye sahip kişiler barındırılmaz ya da barınamaz diyebilirsiniz. Evet, haklısınız. Bu biraz münafık sanatını nasıl oynadığınıza bağlı dersem belki bir şeyleri açıklığa kavuşturmuş olabilirim.

  Yurda ilk adımımı 6. sınıfta atmıştım. Nedeni ailemin daha iyi bir eğitim almamı amaçlamalarıydı. (Evet, düşününce absürt gelebilir fakat yaşayınca ve kendimi aşmayı başarınca gayet etkili bir eğitim olduğunu kabul ediyorum.) İşin garip tarafı neydi biliyor musunuz? Yurdun önünde anne ve babamla vedalaşırken annemin gözyaşı akışı babamın ise gözlerinin doluşu bana hiçbir şey ifade etmemişti. Ne gözlerim dolmuştu ne de ağlamak istemiştim. Evet, derinlerde bir yerlerde bir şeylere hiçlik hakim olmuştu ve bir şeyler ben farkında olmadan parçalanıyor, ayrılıyordu. Ancak bu olayı yıllar sonra anlamlandırabilecektim ama her şey için geç olacaktı. Belki her şey çok ani ve düşünmeye fırsat vermeden gerçekleşmişti. Belki de bunda yeni yetme bir velet olmamın etkisi vardı.
Asıl etki neydi biliyor musunuz? Ailemden ilk ayrılışım olması, bu zamana kadar götümü hep bir kollayan ve toparlayanın varolmasıydı. Ama artık öyle birisi yoktu. Bunu ne zaman mı anladığım. Hemen anlatıyorum: İlk hafta 50 TL paramın çalınması, dört çift yeni çorabımın kaybolması, üstüm açık uyuduğum için bademciğimin şişmesi (bademciğim benim en büyük gizli düşmandır.),  yatakhane dolabının kara deliğe dönüşüp bir şeyleri sürekli yutması (Allah'ın işi.) Kısacası hemen fark ettim. Dövüş Kulübü filminde ikonikleşmiş bir söz vardır: Her şeyini kaybettikten sonra gerçekten özgür olabilirsin. İşte ben tam olarak bu cümleydim, her şeyimi kaybetmiştim. Sadece ufak bir sorun vardı, özgür değildim. Bir de özlemini çektiğim ev yemekleri vardı. Durun, unuttuğum bir şey daha var: TRT'de okul çıkışına denk gelen "Zengin Kız Fakir Oğlan" dizisini izlemek. Düşünüyorum da aptallığımın, konfor alanımın zirvesindeymişim. Taa ki yurtta ilk günümü sonlandırıncaya dek. Ev hayatımda gün bir şekilde sonlanırdı ve kafamı yastığa koymamla kendimi uykunun kucağında bulmam bir olurdu. Şimdi ise ne sabahın akşamına ne de akşamın sabahına alışır haldeydim. Adeta sudan çıkmış balığa dönmüştüm. Zaman geçmek bilmiyordu ve ben bu durumu nasıl aşacağımı düşünmekle geçiriyordum günlerimi. Evet, belki bedenen hep onların yanındaydım ama bu demek değildi ki düşüncelerim ve anlamlandıramadığım şeyler de onların yanındaydı. Evde annem valizimi hazırlarken her şeyi sorar ve öyle katardı. Sanırım o düşüncelerimi ve anlamlandıramadığım o bir şeyleri katmayı unutmuştu. Artık benim için her gün kafamı yastığa koymamla başlar olmuştu. Yarını düşünmekle başlardım güne, biriken çamaşırları, yetiştiremediğim okul ödevlerini, arası yırtılan okul pantolonumu, annem olsa hemen yamayacağını ve valizi hazırlarken o dikiş iplik setini katmayı teklif ettiğinde kendi kendime ne işime yarar diye düşünüşümü, bir de kadının yaptığı yamayı beğenmediğimi anımsar, kendime kızardım. Okul pantolonuyla maç oynayan aklımı sorguya çeker ve günü sabah kahvaltısında güzel şeyler olacağını umut ederek bitirirdim.


  Bölüm bu kadardı. AKLINIZI KULLANABİLDİĞİNİZ bir ay diliyorum. "İMAN GÜCÜ #İKİ"de görüşmek dileğiyle...              

-TENGRİ



 


Yorumlar

Popüler Yayınlar