 |
İkaros’um ben Kimse artık beni görmüyor.
-Edip Cansever
|
Otobüsten indiğinde, ayakları yere değmeden yaklaşık yarım saniye havada kaldı. Bu yolculuğu her gün gidiş-dönüş olarak tekrarladığı düşünülürse, yaşamı boyunca birkaç saat havada kaldığı ve belki de uçtuğu söylenebilirdi. Denize paralel uzanan karşı caddede yürürken simitçiyi gördü, adımları istemsizce yavaşladı ve öylesine iki simit aldı. Paranın üstünü beklerken kadını inceleme fırsatı buldu; tırnaklarının arası susamla dolmuş, kömür rengi teni ve gül bahçesini andıran kokusu müthiş bir tezatlık oluşturuyordu. Simitler de fena değildi doğrusu; neden daha önce almadığını anlayamıyor, makul bir açıklama getirmeye, ufak şüphesini birkaç cümleyle de olsa yatıştırmaya çalışıyordu. Tüm bu kalabalık, simitçi arabasıyla ve susamlı tırnaklarıyla bu kadın, bir sahne dekorundan farksızdı. Oysa ben de öyleyim demektir bu, dedi içinden. Çok kişilik bir oyunda kendi içine damlayan bir musluğum. Neyse bunları geçelim dercesine kuvvetle esti rüzgar. Oysa tam karşısında tahtaları henüz ıslanmaya başlamış duran bank, gözleri yaşlı onu çağırıyor gibiydi. Deniz öksürdükçe dalgalar daha bir kabarıyor, soğuk rüzgar gelecek fırtınayı saçlarından tutup çekiyordu. Tüm bunlara rağmen bank işte oradaydı. Elleri oradaydı, soğuktan kızarmış yanakları, ipte duran cambazın ipte durması gibi tüm zarafeti ve gerçekliğiyle oradaydı! Kendine hakim olamadı demek ne kadar doğru olur bilemeyiz ama kendisiyle; onu yolun karşısına çeken şiddetli arzuyla deniz kenarındaki banka yöneldi. Daha ilk adımını atmıştı ki yolun karşısında Ömer'i gördü. Hızlı hızlı arabalara bakan, yolun karşısına geçmek için can atan Ömer'i. Oysa o, az önceye kadar daha önce rastlanmamış bir hevesle banka oturmayı arzularken şimdi yolun karşısına geçmeyi bankın kuru sıcak soğuğunu varlığının en derin yerinde hissetme düşüncesini aklının ucundan bile geçiremiyordu. Fırtına susamlı dudaklarına yağmur damlaları yapıştırıyor garip bir sevinçle dolup taşıyordu. Özlem dedikleri de bu olsa gerek diye düşündü. Zamanla olgun bir hüzüne dönüşen bu duygu, içinde sevgiyi ve sevinci barındıran insanın varlığını işgal etmeyen, aksine onu eğiten, gözbebeklerinden düşüp dudağının kenarında bir mevsim yaratma gücünü veren tıpkı dışardaki bu haziran yağmurları gibi bir şeydi. Geçmişte çok sevdiğiniz biriyle ansızın yıllar sonra karşılaştığınızda nefes aldığınızı hatırlarsınız. Nefes alıyordu. Normalde fırtınadan sonra ortaya çıkan toprağın kokusunun, şimdiden damarlarında gezindiğini hissediyor, ellerinde nisan çiçekleri açıyordu. Karşıya geçebilirdi veya Ömer'i bekleyip konuşabilirdi. Ve belki de...
Tüm bu düşünceler zihninden birkaç saniyede geçerken Ömer de yolun karşısına onun bulunduğu caddeye geçmiş hatta aksi yöne yürümeye başlamıştı bile. Gözlerinin kızardığını hissetti. Öfkelendi mi, pek sayılmaz. Dudağının ucuyla gülümsedi hatta. Onu ele verebilecek tek şey olsa olsa ağzının kenarındaki çizgilerdi. Yaşanmamış bir gök gibi, işlevini yitirmişti... Karşıya geçti, banka oturdu. Artık ıslaktı ve üşümesine sebep oluyordu. Biraz oturduktan sonra kalktı, eve doğru gitmek için otobüse bindi; inerken ayaklarını yere basınca fark etti, bugün ne çok uçmuştu!
- Varta Wanderlust
ZAMANI OY, SESİNİ SAKLA
Zamanı oy, sesini sakla.. Unutulmasın
Tarih düşür her yazdığının altına
Aynaya bak, yüzünü göm.. Unutulmasın
Bir gün küllerin savrulur nasılsa.
Bence sen bir günlük tutmalısın
Solgun güller kurutarak yapraklarında
Yağmurda yürü, izini koru.. Unutulmasın
Toprağı eşeleyen çocukların avuçlarında.
Şimdi şehirlerin yalınkılıç yalnızlığındasın
Geçtiğin kırmızı, durduğun yeşil.. Unutulmasın
Dimdik önündesin bir fotoğraf karesinin
O fotoğrafta hiç sarı kullanılmasın.
İyi çocuk ol, acınla büyü.. Unutulmasın.
- Ahmet Erhan
1988
Yorumlar
Yorum Gönder