Nitelikli
- Bağlantıyı al
- X
- E-posta
- Diğer Uygulamalar
EVRENİN SESİ: TANRI'NIN ELLERİ
"Tanrım beni yanına çok erken aldın. Yalvarırım beni affet ve tekrardan can bahşet. Hem ne ara ölmüştüm. Ölüm meleği herkesin canını böyle mi alıyordu. Ben çok pişmanım yaptıklarımdan ve de yapamadıklarımdan; en çokta sana karşı duyduğum inançsızlıktan. Evet, inançsız bir yaşam sürüyordum. Ama bir şans daha istiyorum, beni tekrar yaşama döndür, bir şans..." diye yalvarıyordu. Bu rüya onu deli ediyordu. Neden böyle bir şey görüyordu ki? O inançsızdı inançsız olmasına ama zararı da yararı da kendineydi. Tanrı diye bir şeyin olmadığına da emindi. Hem onun cehennemi bu dünyada başlamıştı. Öyleyse rüyasında Tanrı’yı gördüğünde neden korkuyor ve yalvarıyordu?
Yataktan kalktı ve banyoya gitti. Aynada kendine baktı. Yüzü dünden daha solgun, dudakları kuru, yüzü kireç rengine çalan bir yüz... Kendini tanıyamadığı için nefretle doluydu. Aslında tanıyordu ama diğer insanlara anlatamıyordu. Aslında anlatıyordu da onlar onu anlamıyorlardı.
Sivrilmiş kendinden
Düpe düz bir ilkgüz taşı
Derin denizlere tutsak yaşamımız
Ve ellerimizle bizler
Ne çok sakınıyoruz kendimizden...
Laila nefretle doluydu, cebinde umudu çoktu. Bu yüzden de hayatından memnun değildi, kendinden yana şüphesi, hiç yoktu.
Arkadaşlarını, daha doğrusu ne kadarı gerçekten arkadaşıydı biraz düşündü. Anlaşılmaz mıydı? Bu düşünce zihninin duvarlarında sürekli yankı yapardı fakat hiçbir zaman sonuna kadar getiremez, bir yanıt bulamazdı. Bir yerlerde takılıp kalıyordu. Hayatı o kadar da kötü değildi ama bu demek değildi ki haline şükredecek ve ot gibi yaşayacaktı. Okul hayatında da başarısız değildi... Neler düşünüyordu böyle daha uyanalı dakikalar olmuştu ve o aynadaki yansımasına takılı kalmış duruyordu. Biraz önce Tanrı’nın yanındaydı ve yalvarıyordu. Şimdiyse kendini ateşe veren bir kor gibiydi. Yağmur olmak, buna bir son vermek istiyordu. Ah neler diyordu böyle. Sanki saat kulesinin tepesindeydi ve gözleri şehrin her yanında saat kulesini arıyordu. Gözlerini kendinden, hayır hayır şehirden aldı ve tekrardan rüyasını düşünmeye koyuldu. Tanrı’nın elleri nasıl bir şeydi? Kocaman olmalıydı, ama babasınınki gibi sert ve uzak değil, büyük ve şefkatli kocaman elleri vardı, bundan emindi. Belki bir gün Laila’nın saçlarını okşayacak ve .... Yüzüne dair hiçbir şey hatırlamıyordu. Gözlerini ellerinden alamamıştı. Bir şekilde banyodan çıkmayı başarıp kendini yatağa attı. Okul için hazırlanmaya koyuldu.
Okula gitmek zorundaydı. Ama okulda da birkaç arkadaşı dışında kimseyle konuşmuyordu. Kendine suskun olanların, başkalarıyla konuşmaya cesareti yoktu. Sınıfta oturup ders dinliyor, teneffüste genelde tek başına zaman öldürüyordu. Bazense arkadaşlarının yanında duruyor onların yaptıklarını izliyor, ara sıra konuşulanlar dikkatini çekse ve birkaç şey söylemek istese de konudan konuya inanılmaz hızlarda geçiliyor, Laila buna yetişemiyordu. Aslında her türlü sohbet birbirinin tekrarıydı; dinlediği bir TED-X konuşmasında dünyada yaklaşık 36 trajik durumun olduğunu duyduğunda; insanların trajedilerini anlatmaya bayıldıkları, kendilerini özel ve şanslı göstermekten zevk duyduklarını fark etti. Kahramanı olamadığımız hayatlarımızın, trajedileriyle övünüyorduk. Laila’nınsa övünecek, üstüne tartışmalar yapılacak bir trajedisi hiç olmamıştı. Belki bir zamanlar, çok eskiden keman çalıyor ve dans ediyordu. Ama babası gideli onları da yapamıyordu. Kimse onunla ilgilenmiyordu. İlgilenilmesini istiyor muydu? Bilmiyordu. Kimse onu sevmiyordu. Sevilmek istiyor muydu? Bunu da bilmiyordu. Kimse onu anlamıyordu. Anlaşılmak istiyor muydu? Evet, evet! Kesiklikle anlaşılmak istiyordu. Belki tek ihtiyacı olan şey anlaşılmak, anlaşılır olmaktı. Belki de Tanrı onu anlıyordu ve ondandı sürekli rüyasına girmesi. Belki de rüyasında ona bir mesaj vermek istiyordu. Ama ne mesajı? Daha yüzünü bile tasvir edemiyor sesine dair hiçbir çıkarım yapamıyordu. Son derse gelmişti. Kurtuluşa son 40 dakika kalmıştı. Bazen düşünüyordu da hemcinsleri mi çok anormaldi yoksa o mu? Sınıftaki tüm bu tuhafiyecilerin içinde bir kız vardı ki “bücür mü bücür” karşısına dikilmiş "Napıyorsun Laila?" demişti. " Kitap okuyorum." demişti o da. " Ay! çok sıkıcısın biraz da benim gibi olsana." diyerek arka sıraya ilerlemişti. Kan beynine fışkırmıştı. Kitaptan bir cümle dahi okumadan kapatmıştı. Ne yapmalıydı kendini onun gibi bir gün palyaçoya diğer gün de düğün makyajı adı altında maymuna mı çevirmeliydi? Ama Laila’nın unuttuğu bir şey vardı. O da maymunluğunu susarak gizliyordu. Belki rujların ya da allıkların yeri yoktu bu gizlilikte fakat içinde büyüttüğü, ağzını koli bandıyla yapıştırdığı bir suskunluk çeşmesi vardı. Bu çeşmenin musluğu Laila’nın içene damlıyordu. Farkında değildi ama taştı taşacaktı.
Okul çıkış zili çalmıştı. Kalabalık öğrenci grubuyla durakta bekliyordu. Eshot gelmişti. Bindi, kartını kart okuyucuya uzattı kartı okumamıştı. İndirdi ve tekrardan okutmak için kaldırdı, okuyucu yine okumadı. İçinde para vardı daha dün yüklemişti. Şoför sabırsızlıkla iç çekmeye ve tehditkar bakışlarla onu süzmeye başlamıştı bile. Bu sefer titreyen elleriyle kartı tekrardan uzattı. Hayır okumuyordu. Karşısında oturan adam hayalarına uzanan göbeğiyle ona gülerken arkadan bir el uzandı ve kartı elinden alarak “KARTINIZI OKUTUNUZ ” yazan yerin altına uzattı ve okundu, kart Bismillah! diye ötse yeriydi. Kadın, Laila’ya kartı alaycı bir gülümsemeyle verdi. Arkadaki çocuklardan biriyse onu işaret ediyor, arkadaşlarıyla gülüyordu. Hızlı adımlarla arkaya ilerledi ve kulaklıklarını taktı. Müzik dinlemek gibi bir isteği olmadı, kargaşanın içinde kaybolmak istedi. Otobüsteki kimse yaşadığı ufak dalgınlığa anlayış göstermemiş, kolay olanı tercih edip onu küçük düşürmeyi seçmişlerdi. O yüzleri hele, ne çok eğlenmişlerdi öyle. Hepsi yalancıydı, kendilerine sorsan ciddi insanlardı, yaşamı ciddiye alıyorlardı, ya kendilerini? Her detayını bildikleri dünyada insanların kendine yabancı kalması ne korkunçtu. İçinden sonraki durakta inmek ve gelecek bir sonraki Eshot’a binmek geçiyordu. Sonra kendi kendine “haftanın son günü hem bu insanlar hiçbir zaman anlamak için çabalamıyorlar. Yalnızca bir sirk gösterisi izlemek istiyor, fakat ne maymun olmayı kabul edebiliyorlar ne de sirk eğitmeni. Fakat kendilerini kırbaçlamaya bile lüzum görmüyorlar, bu hayatı yaşanmaz kılmıyor mu?” diye düşündü.Rastgele bir şarkı açtı.Müzik sayesinde gerçek dünyadan uzaklaşıp kendi dünyasına dalabiliyordu. Ama bugün müzik bile ona iyi gelmedi. Kafasında sürekli biraz önce yaşanan olay dönüyordu. İnsanlar hala kendisine bakıp gülüyorlar mı acaba diye bakındı. Kimse onunla ilgilenmiyordu, varlığı yine askıya alınmış gibiydi. Rahatlaması gereken yerde, içini daha önce duymadığı bir hüzün kapladı. Bu öyle şeydi ki insanın dudaklarına nem, gözüne yaş olarak ulaşmak için yer çekimine meydan okumaya kalkmaz, insanın içinde kök salardı. Bu sebeple böyle hüzünlerden pek bahsedilemez, evrenin sesleri der geçiştirilirdi. Gözlerini kapattı ve müziğin ritmine odaklanmaya çalıştı. Şimdi de aklında rüyasından sahneler canlanıyordu. Tanrı'nın ne yüzünü hatırlıyordu ne de söylediklerini. Ama dünyaya geri dönmek istediğini söylemişti. Hem nasıl bir yalvarmaydı, salya sümük ağlamıştı. Hayata da dönmüştü ama hayat ona dönmüş müydü? Hiçbir şey değişmemişti aksine daha da kötüleşmişti. Şimdi onu tekrardan geri alsa dönmek istemeyeceğine emindi. Eve vardığında direkt odasına girdi. Çantasını koltuğa koydu. Banyoya gitti elini ve yüzünü yıkadı. Aynada kendine bakarken okuldaki bücür kız sonra da okumasını engellediği kitap aklına geldi. Odasına giderken kendi kendine “Sinir Bozucu bir kız olmasa rağmen çok fazla arkadaşı vardı. Firdevs’le anlaşıyorlar, Beha’yla da konuşuyordu…” diye geçiriyordu ki ayağını odasının kapı eşiği çıtasına vuruncaya kadar. Kapı çıtası yatağının altına fırlamış acı bir çığlık atmıştı. Yatağa oturdu. Kapı eşiği çıtasını bu sefer yatağın altından alıp takmayacaktı. Annesi görünce takması için kızarsa bile takmamakta kararlıydı. Kitap aklına geldi. Bitmek üzereydi, bugün okulda tüm gün sırasında durmasına rağmen bir kez olsun kapağını açmamıştı. Yataktan kalkıp çantasından kitabı çıkardı, yatağa uzandı.Kitabın sonuna gelir oluşuna üzülüyordu. Keşke bitmeseydi. Sayfaları çevirdikçe kendinden parçalar buluyordu. Mesela o da farkında olmadan insanlığını yitirmişti. Diğer insanların nezdinde hala insan olsa da, derinlerde bir yerde o insanı yitirmişti. Kendine ve insanlara karşı dürüst görünmekten ve bir yalanı sürdürmekten bıkmıştı. İnsanlar sevgiye ihtiyacı olduğunu söylüyorlardı ama kim onu gerçekten sevebilirdi ki? Sınıftaki bazı kızlara imreniyordu. Onların hayatı çok heyecanlı ve renkliydi. Onun hayatına ise gri tonlar hakimdi. O da renk katmak istiyordu ama nasıl yapacaktı?
Bir tuval kendini boyamayı arzuluyordu
Renkler mahkemesi jüri adayları
Toplantıyı henüz sonlandırmadı
Yeniden yeniden ve yeniden
Bir yalanı emzirdi kırmızı
Yaz, çekindi kendinden epeyce zayıfladı.
Bir tuval kendini boyamak,
Ressamı olmak istedi üstüne konan kuşun,
Ellerine dokunmak istedi elleriyle.
Jüri oylaması: kuşu vurun! Dedi
Üç ayaklı bir sehpaya koydular,
Ne gövdeydi bunlar ne kök,
Olsaydı yalancı ayak denebilirdi
Ellerinin arasında kırmızı bir kuş vuruldu.
Geçen zamana kimse acımadı
Akşam yemeği saati gelmişti. Mutfağa geçti. Kardeşi annesine okul hakkında bir şeyler anlatırken, annesi pür dikkat dinliyordu. O ise susup sadece izliyordu. Dokunamadığımız, değiştiremediğimiz zihniyetlerin ucunun;yaşamalarımıza dokunması, kendini kanatan bir bıçak olmaktan başka neye yarardı?
Yani duvarları nem tutmuş evimiz
Yankılar yapardı odalarımız,
Hatırlıyorum sesli konuşmak nasip olmadı
Hiçbirimize.
Hani dışardan da güzeldik yani
Bunları kimseye söylemesem,
Belki daha iyiydi.
Bugün yemekte pek iştahı olmadığı için biraz masada gözüktükten sonra odasına sıvıştı. Kapısını kilitledi. Kimse onu rahatsız etsin istemiyordu. Bilgisayarını açtı, Anime izlemeye başladı. Anime onun hayatının bir parçası olmuştu. Karakterler birer arkadaşlarıydı. Onlarla gülebiliyor, ağlayabiliyor, heyecanlanabiliyor, mutlu olabiliyordu. Ama onlar da gerçek değildi. Onlar da sadece birer hayaldi. Onun bir gerçekliğe ihtiyacı vardı. Belki de Tanrı ona bir gerçeklik… Belki de rüyasına… Aklı yine saçma düşüncelerin esiri oluyordu. Ama nasıl bir gerçeklik? Anime izlerken uyuya kalmıştı.
Gözlerini açtığında güneşin ilk ışıkları gözüne vuruyordu. Üzerinde tarif etmesi ağır bir yorgunluk vardı, aklına babaannesinin " Hazır mezar olsa gider yatar namussuz" dediği büyükbabası geldi. Ardındansa babası. Düşününce o da namussuzun önde gideniydi baba demeye bin şahitti. Annesini düşününce ondan da nefret ederdi. Sanki onun gerçek bir annesi hiçbir zaman olmamıştı. O yaşlı bir kadın, annesi ise genç bir kızdı. Bakıldığında ondan daha bakımlı, dinç, güzeldi. O ise çökmüş ve içine kapanık bir durumdaydı. Kardeşine annelik yapan da o gibiydi. Babası yıllar önce gitmiş, yılda birkaç samimiyetsiz buluşmadan da öteye geçememişlerdi. Babası, "Nasılsın Laila?" derdi buluştuklarında. İlk başlarda cevabı "İyiyim, sen Nasılsın." iken zamanla direkt olarak "Sen nasılsın?" 'a dönüşmüştü. Ona cevap vermek kadar bu soruyu sormakta artık aptalca geliyordu. Çünkü kimse kimsenin gerçekten nasıl olduğunu merak etmiyordu. Özellikle son zamanlarda yaşıtlarıyla arasında nerdeyse hiçbir bağ oluş(a)mamıştı. Gerçekten merak edenler olsaydı bir kere bile ona denk gelmez miydi?
![]() |
|
Öyle ki önceleri yüreğimizden kanla canla çıkmış olan sözcükler bir süre sonra anlamlarını yitirir oldu. -Veba, Albert Camus |
Günlerse geçmek bilmiyordu ve o her geçen gün daha kötü bir hisle uyanıyordu. Aslında kötü bir his değildi. İçi kıpır kıpır oluyordu ve o henüz böylesi bir şeye yabancıydı. Duvardaki kitaplığa baktı, okuduğu tüm bu kitaplar onu daha anlaşılmaz bir insana dönüştürmemiş miydi? Onu hiçbir zaman o olarak kimse anlamamış, anlamak için çabalamamıştı. Her zaman anlaşılmak için başkası olması gerekiyordu. Hep aynı fikirler, aynı davranışlar, aynı görüşler, aynı eylemler... Herkes herkesleşiyordu. Güneş iyice odasına hakim olmuş, dudakları yine kurumuştu. Sanki saatlerce güneşe karşı konuşmuş ve anlaşılmayı beklemişti. Aklına Beha geldi. Beha kim miydi? Belki güneşe karşı saatlerce konuşup anlaşılmayı beklediği birisi değildi ama anlaşılmayı, anlaşılır olmayı ve en çokta anlaşılır olacağını düşündüğüydü. Güzel bir enerjisi vardı ve o bu enerjiye fazlasıyla yabancıydı. Bazen onun kadar çocuksu olmak bazense o yersiz gülüşlerinde kaybolmak isterdi. Ama nafile o, onda görmek istediğini görüyordu. Herkes gibi o da kimsesizleşiyordu. Belki ona herkes gibi olduğunu hiçbir zaman söyleyememiş sadece son konuşmalarında şakayla karışık "Beha sen de değiştin." demişti. Bu söyledikleri çok havada kalmıştı. Çünkü başta o da inanmak istemiyordu. Ama zaman umutları hatırlamaz ve geriye sadece gerçekler kalırdı. Ondan hayatta güzel şeyler olduğunu da öğreneceğini düşünürdü hep, ama o gitmişti. Gitmeliydi de. Neden mi? Çünkü o hiçbir zaman kendini anlatmaya ya da anlaşılır olmaya çalışmamıştı. Belki de buna ihtiyacı yoktu. Beha, Laila’ya daha önce rastlamadığı gürültünün içindeki, suskunluğu göstermişti. Sonunda Laila, bu sessizliğin büyüsüne öyle kapılmıştı ki, her şeyin tek ve aşılmaz bir gürültüden ibaret olduğunu ve Beha’nın da orada kaybolduğunu unuttu. Sohbetleri hiçbir zaman ayaküstü konuşmalardan öteye de geçmemişti. Ne o kendini Beha’ya ifade edecek cesarete sahip olabilmişti ne de Beha ona bu fırsatı bir an bile sağlamıştı. İşte, o da herkes gibiydi. Bu dünyada başka bir yaşamın daha olduğunu göstermiş, ve çekip gitmişti. Anlayacağınız Beha da göstermiş fakat elletmemişti. Ter damlaları bir bir boynundan sürükleniyordu. Battaniyenin göğsüne kadar çekik olduğunu fark etti. Battaniyeyi tutmaktan eli de terlemişti, elindeki ter tabakasına baktı. Tişörtünün de nemli bir ıslaklığı vardı. Şimdi güneş tüm vücuduna hakim olmuş yakıyordu. Bir an neden güneşe bakmıyorum, neden onunla tekrardan yüzleşmiyorum diye düşündü. Nasıl olsa her yanımı yakıyor, bari yüzünü göreyim diye söylendi. İçi yine kıpır kıpır olmuştu. Hızla yataktan çıkıp camdan dışarı, güneşe baktı. Baktı. Baktı. Baktı. Ve Baktı. Gözleri, saçları, dudakları, elleri, ayakları yanıncaya kadar baktı. Birden bir gıcırtı sesi duydu. İlk yüzünü güneşten çevirmeye korktu fakat sonra başka bir ses daha işitildi. Bu sesi tanıyordu, tarifi mümkün gözükmüyordu. Hani aklı başında fakat ellerine yabancı bir takım insana sorulan o sorudaki gibi, yokluğu düşünmek nasıl imkansızsa insanın da varlığı böylesi gerçek, oluşu böylesi özden gelen bir şeyi düşünmesi, anlatması mümkün değildi. Sizlere söyleyebileceği tek şey, sesinin eski saat gibi oluşuydu. Tekrar seslense bu sesin kime ait olduğunu bilecekmiş gibi hissediyordu. Bekledi. Tüm vücudu yanıyordu. Gıcırtı sesini bir kez daha duydu. Uzun bir bekleyiş... Yıldırımın sesini duysaydı kendini görmesi de an meselesiydi,bunu biliyordu. Ama gelmedi. Sesin geldiği yere bakmaya karar verdi. Korkuyordu ama sonunda güneşten bakışlarını kesmeyi başardı. Şimdi gözünün önünden bembeyaz bir nehir akıyordu. Bakışlarını nereye çevirse çevirsin oraya gidiyordu. Kaybolacağını düşünerek gözlerini kapadı. Ağrıyla karışık bir sızı hissetti. Fakat gözleri kapalıyken bile bulanık renkli, yuvarlak görüntüyü görmeye devam ediyordu. Bir anda etraf kararmaya başladı. Hemen gözlerini açtı. O ses... hayır kurtuluş yoktu, zihninin tüm odalarına fısıldar gibiydi. Üşüyor, güneşi arzuluyordu. Keşke gözünü açmasaydı, terlemek, sıcak ve güvende olmak istiyordu. Sese odaklanmaya çalıştı, bu fısıltıyı tanıyordu, bir haykırıştı! Bu ses anlaşılmak içindi. Doğrusu hepsi, hepsi duymasını bilene bir şey söylerdi. Peki ya bu... kimin sesiydi
Sınırlar siyah bir kumaş ile belimize bağlanmış
Bir ceylan gecenin ÜSTÜNDEN atlıyor;
Zamanın kaydığını hayal et.
Dudakların bir şarkıyı mırıldanır,
Bir uğultu gibi bir haykırıştı bu, ceylan bilir
Beyaz raptiyeler yapıştırıyoruz
Ardımızda kalan geceye ,
Bu bir haykırıştır.
Kelimler gece gibi düşüyor sonbahara
Biraz biraz, bizden
ve
bize.
BU BİR haykırıştır.
Ses tekrardan yükseldi. Yükseldi, Yükseldi. Yükseldi ve durdu. Ne demek istiyordu? Laila simsiyah gökyüzünde son bir ses duydu. İçi acıdı, artık yıldırımın sesinin bu olduğuna emindi. Belki içine düşecek, canını yakacaktı ama sonra göğ(s)ünü aydınlatacak, yüreği kamaşıcaktı. Bu, bu Ses Tanrı'nın ta kendisiydi. Yine ölmüştü artık her taraf bembeyazdı.
Cehennemini bu kadar yaşadığı yetmişti anlaşılan. Artık cenneti yaşama sırasının geldiğini düşündü. Bunu kendisi kadar Tanrı’nın da biliyor olmasını diledi. Tanrı merhametliydi. Tanrı affediciydi. Tanrı bağışlayıcıydı. Tanrı iyiyi, kötüyü her şeyi görüyordu. Ses tekrardan "LAİLA!" diye haykırdı. Gözlerine tekrardan görüntüler yüklenmeye başladı. Artık her taraf tam anlamıyla bembeyaz değildi. Kapısının kapanışı, yerdeki battaniye, güneşi göz bebeğinde hissedişi, perdenin sonuna kadar açık oluşu ve göğsüne bir şeyin batışı...Tanrı’yı bulmuştu. Bu zamana kadar inanmadığı, hiçlik olarak gördüğü şeyin ta kendisi olduğunu fark etti. Tanrı bu zamana kadar içinde, derinlerde bir yerlerde keşfedilmeyi bekliyordu. Kim bilir bu durumda kaç kişi vardı. Sonunda gerçekliğe ulaşmıştı. Başkaları da ulaşmalıydı. Bunu arkadaşlarına söylemeliydi. Her şey yavaş yavaş yükleniyordu. Güneş vücudunu sönmek üzere olan bir kora dönüştürmüştü. İstemsiz bir hızla eli telefonunu aradı ve göğsüne o bir şey daha da sert batmıştı. Doğruldu. Oda lambası da açık kalmıştı. Göğsünün altında ise bitirmeye can attığı kitap duruyordu. Kitabın köşesi biraz ezilmişti. Kapı yüksek bir gıcırtıyla çarptı, kapanmadan geriye doğru esnedi ve tekrardan yüksek bir gıcırtıyla çarptı. Çok ses çıkarıyordu ve tekrardan çarpmasına tahammülü kalmamıştı. Yataktan çıktı, çantasını kaptığı gibi kapıya fırlattı. Üstünü değiştirdi. Evin anahtarını, cüzdanını ve telefonunu el çantasına kattı ve evden çıktı. Her gün uyandığındaki gibi ne dakikalarca aynaya bakmış ne de gerçekliği sorgulamıştı. Evden çıkarken kardeşi ya da annesinin odalarına dahi bakmamıştı. Tüm bu hakikati en yakın arkadaşı olan Firdevs’e anlatacaktı. Hızlı adımlarla karşı taraftaki Eshot durağına giderken bir yandan da Firdevs’i aramak için el çantasından telefonunu çıkartmaya çalışıyordu. Hava bugün kapalıydı, dışarda tenini okşayan sıcak bir rüzgar esiyordu. Sonunda telefonu çıkartmayı başardı. Annesinin defalarca aramış olduğunu, bugün işleri yoğun olduğu için eve gelemeyeceğini ve kardeşini uyandırması gerektiğini mesaj olarak attığını gördü. Annesi hafta sonları eve pek gelmezdi, bunda şaşılacak bir şey yoktu. Ama neden kardeşini kaldırmasını istemişti? Evden çıkarken kardeşinin odasına da bakamamıştı. Annesini arayıp neden uyandırması gerektiğini sormak istiyordu. Derin bir nefes almak istedi ama alamadı. Saatin 12:22' olduğunu gördü. “Zaman ne kadar hızlı geçiyor.” dedi. Hafta sonu gelmişti bile.Durdu. Bu duruma anlam veremiyordu. Sanki içindeki kıpır kıpır his sönükleşiyordu. “Anlam veremiyorum ama bir önemi yok , Ben..Tanrı’yı buldum... Hakikatin kendisi... ben” sadece kulağına sert, kesintisiz bir sesin girdiğini hissetti. Kafasını hafif sağa yöneltebilmişti. Ne bir adım atabilmiş ne de sözünü tamamlayabilmişti. Eshot'u gördüğünde bedeni metrelerce ileriye sürüklenmişti.
Ayağına geçirirken pabuçlarını
Dudaklarının arasından kimselerin duymayacağı Bir Çığlık kopacak.
Tam 22 basamak ineceksin
Ve Demir kapı öylesi hafifleyecek ellerinde
Sen öylesi güçleneceksin ki
İlk defa geçiyormuş gibi bu sokaktan
Dinleyeceksin dışarıyı.
Evren Laila’nın sesini duymuştu. Artık Laila’nın elinde kocaman bir trajedi vardı. Yuvarlak, biçimli alımlı bir trajedi. Bunu herkese duyurmalıydı. Herkes onun aslında ne kadar zeki olduğunu fark edecekti. Bu görülmüş şey değildi. Belki onu aralarına bile alırlardı. Evet şimdi uyanmalıyım onlara göstereceğim diye geçirdi içinden. Uyanmalıyım. Evrenin seslerini duymaya ne gerek var, ben sesimi duyurayım... Hayır bunlar... ben... Ben... ellerim üşüyor, önce onları okşamalıyım.
- Esenlikle Kalın. Sevgilerle Eden Everhard...
![]() |
| https://open.spotify.com/playlist/3Chrz4c2jZnwKj1TVbGgM4?si=ca26002692644ac4 |
- Bağlantıyı al
- X
- E-posta
- Diğer Uygulamalar
Popüler Yayınlar
Zaman Tüm Beyinlerin Ortak Zihnidir
- Bağlantıyı al
- X
- E-posta
- Diğer Uygulamalar

.jpg)

(2).jpg)

Yorumlar
Yorum Gönder