Ana içeriğe atla

Nitelikli

Kayıp Ruhlar Diyarı

"Bu maskenin altında etten fazlası var. Bu maskenin altında bir fikir var. Ve fikirler kurşun geçirmez."   — V for Vendetta Gittiler. En yücesi, en bilgesi, en cesuru… Hepsi gitti. Efsane dediklerimizin tadı, ölümün damağında kaldı. Bize de geriye sadece kemiklerinin karıştığı topraklar kaldı. Peki ya ruhları? İnsanlığa olan görevini tamamlayanların ve tamamlayamayanların, eğer hayata biraz daha tutunabilselerdi neler başarabileceklerini düşündüğümüz o ruhlar… Ruhun varlığı, Tanrı'nın varlığının ihtimaliyle eşdeğerdir. Her ikisi de inançla gerçekliğini korur. Ve biliyoruz ki inanç anlatılmaz; onu açıklamaya çalıştığımızda kelimeler ağzımızda düğümlenir. Ancak sözcüklere dökemediklerimiz hislerimizde yaşamaya devam eder. Kazanılmak için çok geç kalınmış anlar, çürümüş fırsatlar ve gitmiş insanlar… Tüm bu kayıplar, bize hissettirir. Öfke, korku, hüzün, ızdırap ve çaresizlikle yıkanırız. Hâlâ üzerimizden damlayan bu duygularla, yeni doğmuş kadar çıplak ve savunması...

Kötülük ve Kavramsal Olarak Ele Alınışı

 -Kötülük ve Kavramsal Olarak Ele Alınışı-


SEN KÖTÜSÜN JON VENABLES! SALT KÖTÜ OLDUĞUN İÇİN BU SUÇLARI İŞLEDİN.


-Girizgah-

Yazımı okumadan önce size bahsedeceklerim var bir tanesi elbette ben belki dehşetengiz birikime sahip filozof değilim ama kendi çapımda Locke eleştirisi yapmak istedim – Ayrıca bence John Locke nöropsikoloji ve biyoloji biliminin bu denli geliştiğine yahut psikopatlara, katatonik hastalara, nörolojik sorunları yüzünden fantom, afazi, agnozi, amnezi yaşayan hastalara tanıklık etmiş olsaydı benim gibi düşünürdü.

İkincisi ben de bir müslümanım - Panteist dandik müslüman ama olsun, kendimce Spinoza’nın felsefesi ile tasavvufu birlikte yaşamaya çalışıyorum; biraz tuhaf farkındayım ama öyleli – fakat din eleştirilemez ayrıca hiç değiştirilmemiştir düşüncesine katılmıyorum çünkü Kuranı Kerim yedi farklı lehçede inmiştir aynı zamanda birçok Arap Devleti kendi çıkarları doğrultusunda Kuranı değiştirmiştir

– örneğin Abbasiler.

Ayrıca Kuran’ın değiştirilmesinin etik olduğunu düşünüyorum çünkü evrensel olmayan bir kitaba tüm evrenin inanması bekleniyorken nasıl Araplar için indirilmiş sözlere biat etmemi bekleyebiliyorsunuz?

Zuhurf Suresi üçüncü Ayet: “Şüphesiz ki biz onu anlayasınız diye Arapça bir Kuran olarak indirdik.” 

Eğer dininize değiştirmeden inanmamı istiyorsanız bu ayeti çıkarmanız gerekiyor, ne yazık ki çıkardığınızda değiştirmiş oluyorsunuz.


Orta Çağda Cadı Vampir Avcılığı

Wikipedia kaynaklı bilgiye göre 16 ve 17. yüzyılda yaklaşık 40.000 - 60.000 kadın cadı avına kurban gitmiştir.

Vampir olduğu düşünülen kişiye yapılan işkenceler cadı yaftası atılan kadınların aksine yaşarken değil ölü bedenlerine yapılıyor.

Çünkü vampir olduğu düşünülen kimselerin çoğu soylu taşralı halktan uzak köşkte, şatoda yaşayan kimseler aynı zamanda vampir olduğu düşünülen kimselerin kendilerini yarasaya dönüştürerek kaçabileceği düşünülüyor.

Vampir olduğu düşünülen kişinin mezarı bulunduğunda, o bölgenin taşralı halkı yahut yetkililer tarafından açılıyor -mezarına resmen taciz ediliyor, saygısızca davranılıyor. Kişinin kolları insanlara saldıramaması için, bacaklarıysa hareket edememesi için kesiliyor. Vampir olduğu düşünülen kimselerin insanların ve özellikle bebeklerin kanlarını genç kalmak için içtiği düşünülüyor bu nedenle dişlerinin tamamı kırılıyor, son ritüel ile kazığa oturtuluyor.

Vampir olduğu düşünülen kimseleri etkisiz hale getirmek için - yalnızca bizim bildiğimiz ritüeller bunlar – ne denli dehşetengiz olduğunu söylememe gerek yoktur sanırım.


Ama Neden?

Halk niçin masum insanların cadı ya da vampir olduğunu düşündü?

Evet cadı yaftası atılarak öldürülen kadınlar, mezarı taciz edilen vampir olduğu düşünülen kimseler tamamen masumdu.

Çıkarlar uğruna kötüye kullanılan din, öznel ahlak tanımları, “kötülük”…

Birçok Avrupalı, Arapların kadınlara hiç değer vermediğini düşünüyor; onları cariye yaptıklarını, dövdüklerini söylüyorlar nitekim haklılar. Peki ya Avrupalılar tamamen masum mu?

Şimdi çok uzağa değil 16, 17. yüzyıla gidiyoruz.

Avrupalılar da Semitik halklar gibi bir zamanlar kadınlardan nefret ediyor, onların evlerinden dışarı çıkmasına asla izin vermiyor hatta çocuk yapmayan -kendilerine biat etmeyen- kadınlara çeşitli ithamlarda bulunuyorlardı -kulağa hiç tanıdık gelmiyor.

Bilirsiniz ki Araplar, Türkler, Moğollar vahşidir! Korkunçtur! Yahudiler çocuklarını anneleri ile evlendirirler! Türkler kardeşlerini öldürürler!

Peki ya Avrupalılar geçmişte çok mu masumdu?

Ne yazık ki bir takım Avrupalılar bir zamanlar yaşarken işkence etmeye gücü yetmediği hasımlarının geceleri mezarlarına taciz ederlerdi, bu da kulağa hiç tanıdık gelmiyor…

Peki gerçekten haksızlık yapan tamamen taşralı halk mı yoksa dini kötüye kullanarak insanların iradelerini istismar eden dinci şarlatanlar mı?

Bana kalırsa her ikisi de suçlu.

Çünkü taşralı halkın asıl motivasyonu korkudur, tamamen ürkmüşlerdir; çocuklarına ailesine zarar gelmesini istemeyen masum köylülerdir. Peki neden suçlular?

 Çünkü cahiller!

Kant’a göre potansiyelini kullanmayan kişi ahlaksızdır.

O zamanlar kitap mı vardı yahu şeklinde soru soran kimselere hitaben bir argümanım var. 16-17. yüzyıllarda yazılmış birkaç kitaba arama motorlarına “500 Years Old Books About Hunting Witches” yazarak birden fazla kaynaktan ulaşabilirler.

Şarlatanların suçu pek müphem değil gayet vahşice dehşetengiz bir biçimde işlenmiş suçlar olduğu aşikar. Düşünsenize sizin ve sizin gibi belki bir elin parmağını aşmayacak din adamı yüzünden on binlerce insan ölüyor üstüne üstlük yüzlerce insanın mezarlarına taciz ediliyor. Eğer o din adamlarının gerçekten bir tanrısı varsa ve adaletliyse şüphesiz en büyük cezaları onlara vereceklerdir.

Özetle cehaletin ne kadar zararlı bir unsur olduğu ortada, nitekim Avrupa'da entelektüel kimseler arttıkça yavaş yavaş cadı ve vampir avları azalmış 17. yüzyılın sonlarına doğru ise son bulmuştur.

Peki taşralı halkın korku dışında bir motivasyonu olabilir mi?

Elbette var KÖTÜLÜK!

“Kötü” çok tehlikeli bir kelime, masum insanlara “Kötü” diyerek ve bunu dine yahut herhangi bir dogmaya bağlayarak çok kolay bir şekilde onlara zarar verebiliyorsunuz.


Kötülüğü Yaratan da Ne?

Bizim yani düşünürlerin klişe bir hikayesi vardır, hani tanrının nasıl yaratıldığına dair.

Kısaca anlatmak istiyorum:

Arkaik Dönemde yarı insan yarı maymun olduğunuzu hayal edin; sizin hayatınızı kolaylaştıran ve zorlaştıran bir takım faktörler var.

Bazen bu faktörler gerçekten büyüleyici güzellikte bazense hayatınıza mütecaviz bir tavırla etki eden unsurlar oluyorlar. Fakat ne olduğunu anlamıyorsunuz bile, bir yıldırım çarpıyor ve kargı kamışlarından yaptığınız eviniz yanıyor -içinde çocuklarınızla birlikte.

Anlamlandıramıyorsunuz “Niçin? Yahu bu kadar dehşet verici bir hadise nasıl gerçekleşebilir ve neden?” diyorsunuz kendinizce.

Birisi beni cezalandırmış olmalı düşüncesine kapılıyorsunuz. Yahut birden bozkıra yağmur yağıyor, susuzluktan ölecekken son anda kurtuluyorsunuz.

“Nasıl olur, neden?” şeklinde soruyorsunuz.

Sonra tanrı kavramını yaratıyorsunuz. Bu gerçekten çok büyük bir boşluğu dolduruyor, bütün taşlar yerine oturuyor sanki. Aniden her şeyi anlamlandırdığınızı fark ediyorsunuz.

Peki “Kötülük” fikri sizce buna benziyor olabilir mi? Sizce biz bunu atlamış olabilir miyiz?

Bence evet birçoğumuz bilmiyoruz, kötülüğün aslında çok büyük bir boşluğu doldurduğunun ve bir mit olduğunun farkında değiliz.

Neden sizce?

Bana kalırsa tanrıyı öldürecek kadar güçlü olmamızı sağlayan faktörler herkesin kabullendiği benimsediği faktörler fakat kötülüğü öldüren faktörler bilinmemekte aynı zamanda farazi olmakta.

Misal Kozmosun nasıl var olduğunu günümüzün bilimi sayesinde tanrıya ihtiyaç duymadan açıklayabiliyoruz. Fakat kötülüğe bir şeyin kötülük olmadığını açıklamak için mahkemede kullandığımız “Psikoz, Nörolojik Hastalıklar, Genetik Hastalıklar, Seçimlerinizi Etkileyen Travmalar” gibi unsurların dışında bazı soyut kavramlar var. “Tembellik, Açgözlülük, Kibir, Kindarlık” gibi.

İşte bu müphemlik biz düşünürleri bile hala “Kötü” sözcüğünü kullanmaya itiyor.

''Tout comprendre, c’est tout pardonner.'' (Her şeyi anlamak, her şeyi bağışlamaktır.)


Thompson & Venables Olayı

Olayı iki farklı perspektiften anlatmak doğru olur diye düşünüyorum.

Birinci Perspektif (Hakim, Savcı):

Thompson ve Venables daha iki yaşındaki masum bir çocuğu vahşice katlettiler. Thompson ve Venables Salt “Kötüdür” onlara şartlı tahliyesiz altı yıl hapis cezası veriyorum.

İkinci Perspektif (Doktorlar, T. ve V. suçlarını azaltmak isteyen Avukatlar):

Thompson ve Venables on yaşlarında iki çocuktu. Arkadaşlardı, arkadaş olmalarının bir sebebi de vardı. İkisinin de geldiği aile birbirine benziyordu. Alkolik, uyuşturucu bağımlısı anne baba. Sürekli Thompson’ı okuluna gitmekten alıkoyan ve gittiği zaman döven bir abisi vardı. Nitekim Venables’in abisi de Venables’i uyuşturucu satıcıları ve çetelerle tanıştırıyordu.

Thompson ve Venables ayrı okullara gitmelerine rağmen öğretmenlerine aynı soruları sorduruyorlardı. Thompson arka sıralara geçip vücuduna derin kesikler atıyor ve kağıt parçaları yapıştırıp arkadaşlarını güldürmeye çalışıyordu; Venables hiçbir etkinliğe katılmıyordu, arkadaşları tarafından sürekli zorbalığa uğruyordu.

- Ne Thompson’ın ne de Venables’in aileleri yardımda bulunmadıkları için ne yazık ki hapis cezası almadan önce doktorlar ya da özel avukatlar mahkemeye dahil olmadı -

Verdiğimiz kararları her zaman biz seçmiyoruz. Yaşadığımız olaylar bizde, ki bir de eğer sekiz dokuz yaşında bir çocuksan çok derin yaralar travmalar bırakabiliyor.

Soruyorum sizlere; Sizce gerçekten Thompson ve Venables’in çocuklukları incelenmeden yargılanmaları doğru mu?, En azından rehabilitasyon merkezine yahut Fransa Hospital De Cadillac hastanesine yatırılsalardı. Bir yandan eğitim hayatları devam ederken bir yandan da rehabilite olsalardı daha mı “kötü” olurlardı?, Hapishanede 18 yaşında mahkumlar bile var ve on yaşındaki yargı kurbanlarına kim bilir neler yaptılar, Sizce böyle olduğunda daha mı zararsız olacaklar? Belki altı yıllığına zararları olmayacak fakat mahvolmuş iki çocukluk ve sosyopat düşünceler ile donatılmış bir beyinle salınacaklar.

Her şeyi anlamak, her şeyi bağışlamaktır…



Paganini ve Hannibal Lecter Neden diğer Katillere göre Zarifler?

Not: Şuan Paganini’den bahsederken bir efsaneyi konu alacağım, elbette Niccolo Paganini’nin çok ünlü bir kemanist olduğunu biliyorum ancak benim bahsedeceğim suçlamalar efsanedir.

Hannibal Lecter doğaüstü güçlere sahiptir. Kimi zaman gardiyanların, dedektiflerin kim olduklarını; ayak seslerinden, kokularından, nefes alış veriş sesinden anlayabilir.

Kaba değildir! Thomas Harris’in kitaplarında en çok vurguladığı unsur sanırım Hannibal Lecter’ın kabalıktan nefret ettiğidir.

Hannibal adından anlayacağınız üzere bir cannibalisttir. Yani insan eti yer. Fakat bunu öylece yapmaz kendisi Alexander Dumas’ın yazdığı ''Gastronomi Ansiklopedisi ve Sözlüğü'' kitabını kütüphanesinde bulundurur ve bu kaynaklardan yararlanarak insan etinin nasıl daha güzel pişeceğini neresinin nasıl pişeceğini çok iyi öğrenmiştir. Gerçekten Hannibal çok iyi bir aşçıdır yanı sıra asıl mesleği olan Psikologlukta ise çok başarılıdır.

Hastalarını memnun etmekte hiç zorlanmaz, çünkü kendisi zaten delicesine dahidir. İnsan sarrafıdır. Hastalarının ya da onunla konuşan dedektiflerin toplumun hangi kesiminden geldiğini, kibar ya da kaba olduğunu ilk cümlelerinden anlar.

“Uzun kemikler sanırım sonradan iyi beslenme ile gelişmişler. Clarince, bana o pahalı çantan ve ucuz elbiselerin ile ne gibi görünüyorsun biliyor musun. Babasının cinayetini kaldıramayan bu nedenle kendini taşradan kurtarmaya çalışan bir köylü gibi…”

Hannibal çok zekidir, defalarca hapishaneden kaçmıştır. Kusursuz planları ile büyüleyicidir.

Paganini’den bahsetmeden önce yine bir Thomas Harris kitabı olan Kızıl Ejder’den bahsetmek istiyorum. Kendisi küçükken sürekli yatağını ıslattığı için anneannesi tarafından sürekli iğdiş edilme korkusu ile yaşamış ve büyüdüğünde kastrasyon kompleksi yaşayarak bir aileyi ve gazeteciyi öldürmüştür. (Birçok katilin küçükken iğdiş edilme korkusu ile büyüdüğü bilinmektedir.)

Kızıl Ejder’i zarif yapansa bence sırtındaki dövme figürünü çok benimsemiş olmamızdan kaynaklanıyor. Romanı okursanız anlamlandırırken zorlanmayacaksınız.

Paganini kimdir?

Paganini Şeytanın Kemancısı olarak bilinir. Bir romantik dönem kemanistidir.

Şeytanın kemancısı denmesinin nedeni aslında Paganini’nin çok hızlı keman çalmasıdır.

Daha öncesinde böyle bir virtüöz ile karşılaşmayan insanlar şaşkına dönmüş ve Paganini’nin ruhunu şeytana sattığına bu sayede bu kadar hızlı keman çaldığına inanmışlardır.

Fakat tabi ki durum böyle değil Paganini’nin bir kolu diğerine göre daha uzun ve eklemleri çok ayrık doğuştan gelen bu eksiklikleri aslında ona çok hızlı keman çalma yeteneğini bahşetmiş.

Tabi Paganini hakkında olan anlatılar bununla kalmıyor.

Kendisinin eski sevgilisinin bağırsaklarından keman teli yaparak 24 Caprice eserini çalarken bir tel kalana kadar keman tellerini koparması ve bir keman teli ile kalan parçayı çaldığı söyleniyor.

Tabi ki bu bir efsane fakat zarif ve cool geliyor insanlara. Nitekim öyle olmuş ki Paganini kumarhane açacak kadar para kazanabilmiş.

Son olarak Paul Micheal Stephani’den bahsederek bölümü bitirmek istiyorum.




Paul Micheal Stephani (Weepy Voice Serial Killer)

Paul Micheal Stephani ağlamaklı sesli seri katil olarak biliniyor.

Kendisi yaklaşık beş yıl boyunca 911’i arayarak şahsına ihbarda bulunuyor.

Yakalanıncaya dek sayısı net bilinmemekle beraber dörtten fazla kişi öldürdüğü biliniyor.

Peki Paul Micheal Stephani kötü biri mi?

Biliyorum çoğunuz yeter artık seri katilleri haklı çıkarmaya çalışma artık diyorsunuz. Fakat yaptığım bu değil yalnızca “Kötü” kelimesini kabul etmiyorum.

Bir insan zararlı olabilir, ve kapatılması gerekebilir fakat ona kötü diyerek cezasını arttırmak insanlığa sığan bir davranış değildir.

Stephani küçükken babasının disosyetif, bipolar bozukluğu ile boğuşmuştu. Bir yanı babasını çok seviyor bir yanı ise nefret ediyordu. Düşünsenize babanızı hem bir idol olarak görüyorsunuz hem de sizi dövüyor günden güne kötü biri oluyor.

Stephani 911’i aradığında neden bunu yaptığını bilmediğini ağlayarak ifade ediyor ve nasıl öldürdüğünü anlatıyordu, çoğu zaman kurbanların kurtarılması için ambulansı arayıp yer tarif ediyordu.

Evet Stephani de babası gibi hatta babasından daha dehşetengiz bir haldeydi. Akıl sağlığı yerinde olmamasına rağmen yakalandığında müebbet hapis cezasına çarptırıldı ve tecrit hücresinde cilt kanserinden ölü olarak bulundu.

İçinizi kararttım biliyorum ancak kötülük kelimesi benim iğrenç hissetmeme neden oluyor.

Sadece boşluğu doldurmak için insanların hayatlarını mahvetmek ne kadar doğru.


Fotoğrafçının Görevi – Akbaba, Epiktetos ve Stoa 

Bir akbaba Afrika’da açlıktan ölmekte olan bir çocuğu yemek için başına üşüşmüş.

Fotoğrafçı ise onu kurtarmak yerine fotoğrafını çekiyor.

Ben kendi düşüncelerimi söyleyeceğim fakat fotoğrafçının yanlış mı yoksa doğru mu yaptığını düşünüyorsunuz bana yazmanızı istiyorum. altaierken@gmail.com

Epiktetos Stoacıların, Kinikçilerin başında gelen filozoflardan biri.

Ve şöyle söylemiş “Sen eğer gemide yelkeni yönetiyorsan yelkenden sorumlusun kürekçinin işine karışma!” peki ben buradan ne anlıyorum?

Fotoğrafçıları biliyor musunuz? Ya da bildiğinizi mi sanıyorsunuz demeliydim.

Fotoğrafçı denince aklınıza ne geliyor moda fotoğrafçıları mı? Sokak fotoğrafçıları mı? Manzara?

Hayır benim aklıma savaş fotoğrafçıları geliyor, bilimin gelişmesi için fotoğraf çeken doğa fotoğrafçıları geliyor, sömürüleri anlatan fotoğrafçılar geliyor.

Siz acaba bir savaş fotoğrafçısının sırtında yirmi kilo aksesuar, boynunda iki tane eski tip SLR makine ile kaç tane kurşundan kaçarak, kurtularak, bazen kurtulamayarak çalıştığını biliyor musunuz?

Fotoğrafçının görevi sizce kutsal değil mi?

Fotoğrafçının görevi Afrika’da çocuğun o dehşet verici durumunu çekmek ve basına sömürgeci ülkeleri ifşa etmektir.

Fotoğrafçı akbaba tarafından yenilen çocuğu kurtarmakla görevli değil ki?

Onu sadece sömürgeci ülkeler ellerine vicdanına koyarlarsa kurtarabilirler.

Lütfen her mesleğe, her role saygı duyalım. Çünkü kolay değil tamam mı?

Sebastiao Salgado Afrikalı yerlilerin sürgününü çekerken kaç gün aç kalmış biliyor musunuz, kendi yemeklerini yerlilere verdiği için. “Salt of Earth” adlı belgeseli izlemenizi öneriyorum.

Şimdi yine o soru geliyor akla “Fotoğrafçı Kötü mü?” hayır, hayır, hayır.

Sanırım en kötü olmayan kişilerden birisidir bir fotoğrafçı. İşini yapan bir fotoğrafçıdan bahsediyoruz çünkü.

Afrika’da ne kadar çok hastalık var biliyor musunuz?

Fotoğrafçı o sömürgeci ülkeleri ifşa etmek için kendi hayatını tehlikeye atıyor. Kimilerinin aklına kurtarsın sonra anlatsın işte düşüncesi geliyor. Fotoğrafı küçümsemeyin, ilk belgeleyici unsur fotoğraftır.


Korktuğuna Dönüşmek – Hayallerim

Bir hafta önce psikoloğum bana nöroloji ile ilgilenirken karanlık tarafı seçtiğimi söyledi; yani ben mesela seri katilleri, ağır katatonik şizofrenleri, fantomu olan, agnozisi, afazisi olan hastaları araştırıyorum ya karanlık tarafı seçmiş oluyormuşum.

İlkin benim karşıt argümanlarım vardı ama sonradan gördüğüm bir kabus ile ürktüm.

Bu beni çok korkuttu.

İlerde sahaf açmak istiyorum, umarım olur. Ama gördüğüm kabusta sahafa gelen insanlara kötü şeyler yapıyordum. Gerçekten çok korkunç.

Hatta şu periyodda bir roman yazıyorum -kabusun içerisinde- ve büyüdüğümde o romanı gerçekleştiriyorum.

Bu kadardı, bahsetmek istedim. Bazen insanın içinde bir ayda bile çok şey birikiyor.


“Tabula Rasa” Sözüne Yergi - Amigdalası Paramparça Olmuş Bir Ergenin John Locke Eleştirisi 

 

Söylediğim gibi ben bir ergenim ama doğru düşünüyorum bence ve o nedenle eleştireceğim.

John Locke zihnin doğuştan boş bir levha olduğunu söylüyor. Fakat ben öyle düşünmüyorum. Çünkü belki Adem ya da ilk insana ne diyorsanız, o saf bir gen olabilirdi.

Ama şuanda ben hiçbir bebeğin nötr doğduğunu düşünmüyorum. Tüm bu kişilik özelliklerini bir kenarıya bırakalım. Nörolojik ve Psikolojik rahatsızlıklar kalıtım yoluyla aktarılabiliyor.

Ki çoğunlukla böyle oluyor.

Mesela birinin dedesi psikopat ya da sosyopatsa o kişi de aynı genleri alırsa o da ne yazık ki sosyopat olabiliyor. Oliver Sacks’ın kitaplarını okuyorum -kendisi bir nöroloji doktoru ve hastalarını anlatıyor- tamam bazı hastaları alkol yüzünden afazi amnezi yaşamış fakat kalıtsal olarak hasta olan kişilerin durumu gerçekten çok kötü ve o kişilerin zihinlerinin boş bir levha olabileceğine inanmıyorum.


Cadmus

Κάδμος

Yorumlar

Popüler Yayınlar