Nitelikli
- Bağlantıyı al
- X
- E-posta
- Diğer Uygulamalar
Tarihsel Süreçlerin Ele Alınışı Ve Diyalektik Üzerine
Tarihsel
Süreçlerin Ele Alınışı ve Diyalektik Üzerine
İnsanlık tarihini yani bilincin hem eylem hem de fikirsel olarak gelişimini veyahut gericiliğe dönüşümünü filozofların tarihi ve tarihi diyalektiğin hem materyalist hem de idealist bir bakış açısı olarak incelemesini ele alarak tarihsel oluşu yorumlamamız daha makul olacaktır. Tarih aynı zamanda insanın ve toplumların varoluşunu, diyalektiğini, devinimini, paradokslarını ve çatışmalarını açıklayan bir olgudur. Tarihin hem pratik hem de teorik anlamda insan hayatına etkilerini ve geleceğe yönelik bir takım planların, stratejilerin ve öngörülerin oluşumunu yansıtmaktadır. Tarihsel oluşumun, tarihin mantığından bağımsız, özerk, dinamik, yaratıcı, çeşitli, paradoksal, sorunlu ve çözümlü bir kavram olduğunu dile getirmek yanlış olmaz. Tarihsel oluş kavramını ve tarihin mantığı ile olan ilişkisini inceleyerek bu varoluşu, diyalektiği, devinimi, paradoksları ve çatışmaları farklı bir yöntemle inceleyeceğiz.
Tarih felsefesini anlamak ve onu doğru biçimde yorumlamak için felsefe tarihinde diyalektiğin ve tarihsel devinimin önemini vurgulamak yanlış olmaz. Bu bağlamda bize ilk yol gösteren değişim, akış ya da genel ismiyle diyalektiğin kurucusu, Herakleitos olacaktır.
Tarih öncesi filozofların doğayı gözlemlemesinin Herakleitos’un gözünden felsefeye yansıyışı her şeyin durmadan değiştiği ve yerini karşıtına bıraktığı karşıtların birliğini öne sürer. Yaşam yerini ölüme, gençlik yerini yaşlılığa bırakır ve aslında evren bu değişim ve dönüşüm yasası üzerine kurulu zıtlıkların hüküm sürdüğü paradoksal bir düzene sahiptir. Bundan yola çıkarak insan yaşamında ve tarihinde değişim reddedilemez bir gerçekliktir. Her şeyin aynı kaldığı görüşü ise bir takım metafiziksel görüşlerin sonucudur ve umutsuzca bir arayıştır.
Diyalektiğin tarihteki farklı filozoflar tarafından yorumlanışı da hem koşullara, hem döneme hem tecrübelere hem de tarihsel örneklere dayanır. Bu bağlamda Hegel diyalektiği önemli bir rol oynar. Çünkü antik felsefedeki diyalektiğin kavramsal açıdan genel konusunu daha da sınırlandırarak kendi dönemine uyarlar. Hegel’e göre tarihsel oluşum mantığı diyalektik görüşü çerçevesinde yani insanın özgürlüğünü gerçekleştirme çabasının evrensel bir amaç doğrultusunda ilerleyen bir süreç olduğunu belirtir.
"Tarih, düşüncenin zaman boyunca evrimini gösterir."
Hegel
Hegel tarihsel oluşun süreklilikli bir oluş ve karşıtı olan süreklilikli bir yok oluş içinde olduğunu savunur. Bu süreklilikli süreçler içinde her türlü tez (felsefi temellendirme, durum, olgu, tarihsel olaylar, inanışlar ve algı.) karşıtların birliğine dayanarak antitezi ile yüzleşir. Bu çatışmanın sonucunda (tez – antitez çatışması) daha genel geçer ve derin bir kavram olan sentez kavramı ortaya çıkar. Bu sentez kendisini aşarak yeni teze dönüşür. Ve bu yeni tez idealist diyalektik bağlamında tekrardan aynı süreçlerle karşılaşır.
Örnek vermek gerekirse: Kant ve metafizik problemlerinin (tez) Hegel tarafından idealist bir şekilde incelenişi (antitez) ve ardından Marx’ın materyalist bir dünya görüşüyle tekrardan ele alması (antitezin antitezi yani sentez) durumu göz önünde bulundurulabilir.
Bir başka örnek ise:
Tez: Fransa’da, 18. yüzyılda, Aydınlanma felsefesinin etkisiyle, insan hakları, özgürlük, eşitlik, adalet, demokrasi gibi fikirler yaygınlaşmıştır. Bu fikirler, Fransız halkının, mutlak monarşi, soyluluk, kilise gibi geleneksel kurum ve değerlere karşı çıkmasına neden olmuş, Fransız Devrimi’nin tezini oluşturmuştur.
Antitez: Fransa’da, 18. yüzyılda, mutlak monarşi, soyluluk, kilise gibi geleneksel kurum ve değerler, hala güçlü ve etkiliydi. Bu kurum ve değerler, Fransız halkının, insan hakları, özgürlük, eşitlik, adalet, demokrasi gibi fikirleri benimsemesine karşı çıkması, Fransız Devrimi’nin antitezini oluşturmuştur.
Sentez: Fransa’da, 1789-1799 yılları arasında, Fransız Devrimi gerçekleşmiştir. Fransız Devrimi, Fransız halkının, mutlak monarşi, soyluluk, kilise gibi geleneksel kurum ve değerlere karşı ayaklanması ve bunları yıkmasıdır. Fransız Devrimi, Fransız halkının, insan hakları, özgürlük, eşitlik, adalet, demokrasi gibi fikirleri hayata geçirmesi ve bunları yasallaştırmasıdır. Fransız Devrimi, Fransız Devrimi’nin sentezidir.
Kendisi bilinen bir genç Hegelci olan Bakunin’in diyalektik görüşü aslında Hegel’in idealist diyalektiğine bir tepki olarak doğmuş ve Marx’ın materyalist diyalektik anlayışına karşı çıkmıştır.
"Haydi, yıkıcı ve imha edici sonsuz ruha güvenelim, çünkü bu bilinmez ve sonsuz ruh, tüm hayatın kaynağıdır. Yıkma güdüsü, aynı zamanda yaratıcı bir güdüdür."
Mihail Bakunin
Yıkıcı tutku adını verdiği diyalektik görüşü Hegel’in ortaya attığı mutlak fikir anlayışıyla karşıt yöndedir. Aynı zamanda Hegel’in tarihsel oluşumu pratik açıdan insan ve devlet aklının bir tezahürüdür. Bu bağlamda Bakunin diğer anarşistler gibi ekonomik ve tarihsel anlayıştan bağımsız olarak sosyal, kültürel ve siyasal olguların doğal açıdan değiştiğini öne sürer. Yıkıcı Tutku halk ve proletaryanın, otoriteye isyanını temsil eder. Anarşistlerin atlamalı devrim ya da aşamasız tam devrim anlayışı, Bakunin diyalektiğinin bir tezahürü niteliği taşır. Ancak anarşist ve aşamsız bir devrimin pratik örneği olmadığı gibi yıkıcı tutku kavramı bir takım istisnai durum ve olay dışında pek geçerli değildir. Bu bağlamdan bakacak olursak Bakunin ve Hegel’in tarihsel oluşuma dair net ve pratik bir örneği olmamasının yanında Marx’ın diyalektik materyalizmi ve Friedrich Engels’in tabiatın diyalektiği, konuyu sınırlandırmaksızın aşamalı bir biçimde ele alır.
"Tarihsel materyalizm, insanların tarihi, insanların kendi yaşam faaliyetlerinin tarihidir."
Karl Marx
Materyalist dünya görüşünün diyalektik anlayışı önce maddenin ve tabiatın daha sonra insan bilincinin değişimini ve ardından insan bilincinin tekrar madde üzerinde değişime yol açtığını ve bunun toplumdaki bilinçsel gelişime destek verdiğini savunur. Georges Cogniot tarafından yazılan ‘’Engels’e Göre Tabiatın Diyalektiği’’ kitabından da anlaşıldığı üzere Marxist diyalektik fizik, kimya ve canlı bilimini materyalin ve tabiatın incelenmesi referans göstererek bilime katkıda bulunmuştur. Aynı zamanda tarihsel süreçler incelendiğinde materyalin insan bilincini etkilediği ve tekrardan insan bilincinin materyali etkileyerek sürekli devinim halinde devam ettiği su götürmez bir gerçektir.
Engels, Hegel'in ''gerçek'' algısına bakışını incelerken idealist felsefenin diyalektik görünümü dışında devlet ve insan aklının tarihsel oluşumu var ettiği görüşünü eleştirir. Hegelci bakışın aksine Engels, 1789 Fransız Devrimi'ni olgusal ve idealist açıdan bir gerçek ve krallığı ise sahte olarak nitelendirir. İdealist görüşün önerdiği ''...mükemmel bir toplum, mükemmel bir ''devlet'', yalnızca düşümüzde var olabilecek şeylerdir;''
anlayışı Engels tarafından ''Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu'' kitabında şu şekilde ele alınır;
''...tam tersine, tarihte birbirini izlemiş olan bütün durumlar, insan toplumunun aşağıdan yukarıya doğru giden sonsuz gelişiminin aşamalarından ibarettir.''
Ve daha sonra tarihsel oluşumun dualitesi ortaya çıkar bu da gelişim-gericilik ekseninde insanın ussal etkinliğinin eyleme dökülüşü olarak vuku bulur.
Engels'e göre doğa ve insan varoluşun tek özü olmakla beraber metafizik görüşün dayanağı olan dinsel düş ve ekseninde yaratılan üstün varlıklar ya da idealizmin önerdiği ''mükemmel toplum-devlet'' idealler, bizzat insan varlığının yanılsamasından ibarettir.
İdealist bakışa dönecek olursak. Hegel ve diğer idealist öğrencilerinin ortaya attığı salt aklın ürünü olan ''her şey''-ki buradaki ''her şey'' hem tarihsel oluşum hem de sadece insan aklının tezahürü olduğu zannedilen her olgu, kavram, olay, algı, inanç, durum- gerçekten de olanaksızdır. Aslında Hegel'in ortaya attığı idealist görüş tarihsel gelişime her türlü ket vuran ve insan aklının imkanlarını reddetmek suretiyle varoluşu da bir oluş değil kadersel bir yaratım olarak insan aklına iteleyen metafiziğe karşı bir antitezdir. Bu antitez aciz metafiziğe karşı bir alternatiftir ancak bu alternatif görüş çaresiz bir arayış ve eksik bir bakış açısıdır aynı zamanda tarihsel gelişime ket vurduğunu savunduğu metafizik kadar da dogmatik ve değişime direnen bir görüşe dönüşür.
İdealist görüşü tam manasıyla reddetmek insan aklına ve imkanına bir hakaret niteliği taşır. Bu yüzden Marx, Engels, Feuerbach ve Fransız materyalistleri bu görüşe metafiziğe yaklaştıkları kadar acımasız yaklaşmazlar. Feuerbach idealist olanaksızlıklardan sıyrılamamış ve buna tabi olarak materyalizm ve idealizm arasında ikiricikli bir felsefi bakış açısına sahiptir. Buna karşın Marx ve Engels ilk neden ve düşüncenin ana kaynağını madde olarak kabul ederler ancak idealizm onlara göre materyalizmin bir metodudur. Aslında tam olarak karşı durulan fikir, idealistlerin tam manasıyla materyali ya da maddeyi saf dışı bırakma çabasıdır. Her fikrin temelinde madde ve onun hem niteliği hem de niceliği yer alır. Örneğin; mülkiyet kavramının çöllerde değil sulak alanlarda ve toprağı verimli noktalarda ortaya çıkması ve medeniyet kavramının da bu maddi nitelik ve niceliklerin insan aklını etkilemesi sonucu ortaya çıkması. Ya da barbar kabilelerin; ganimet, erzak ve toprak konusunda medeni topluluklara saldırması durumu da yine materyalin hem nitelik hem de nicelik açısından yansıyışıdır.
Bir başka örnek; Sanayi Devrimi’nin bir sonucu olarak sosyal sınıfların ortaya çıkması ve ardından metanın yön değiştirerek piyasa ekonomisinde dinamizme sebep olması tarihi gerçeklik taşıyan bir örnektir. Ya da tabiat içinde süreklilik gösteren doğal afetlerin insan bilincinde Tanrılar yaratması ve daha sonrasında tapınaklar ve ibadet yerleri inşa ederek bu yapılar etrafında yerleşik hayata geçmesi de örnek verilebilir.
Varoluş alanından saparak Apollon-Dionysos fikrini ortaya atan Nietzsche kendine özgü diyalektik anlayışını bir alegori ile açıklar. Apollon düzen ve erdemi, Dionysos ise insanın tutkularını ve yıkımı ortaya koyar. Bakunin diyalektiğine benzer şekilde Nietzsche yıkım ve yaratımın bir arada olduğu görüşündedir ancak bunu insan bilinci ve varoluşun dinamik yapısını açıklamak için kullanır. Bu bağlamda Üstinsan ideali içindir ve daha bireysel bir anlayışın ürünüdür.
Friedrich Nietzsche, Tarihin Yaşam İçin Yararı ve Sakıncası: Zamana Aykırı Bakışlar kitabında tarihe ve tarihsel mantığa bakışını üç açıdan ele alır. Bunlar;
Nietzsche’nin tarih anlayışında, tarihin hem yararlı hem de sakıncalı yönleri olduğunu vurgular.
Anıtsal tarih; geçmişteki büyük insanları ve olayları örnek alarak geleceğe ilham veren bir tarih anlayışı. Nietzsche, bu tarih anlayışının yararını, insanın kendine güvenini artırmasında, yaratıcılığını geliştirmesinde ve üstün-insan olma idealine ulaşmasında bir araç olarak görür. Ancak, bu tarih anlayışının sakıncası, geçmişi idealize etmesinde, bugünü ihmal etmesine ve geleceği kopyalamasa sebebiyet verebilir. Nietzsche, bu tarih anlayışının, insanın kendine özgü olmasını engellediğini, tarihin kölesi olduğunu ve yaşamı boğduğunu savunur. Örnek vermek gerekirse: Mussolini’nin geçmişin kölesi olaraktan ‘’Faşist İtalya’’ ideali ile Roma İmparatorluğunu geri getirmek istemesi.
Eleştirel tarih; geçmişi sorgulayarak bugünü değerlendiren ve geleceği değiştirmeye çalışan bir tarih anlayışıdır. Nietzsche, bu tarih anlayışının yararını, insanın kendini tanımasında, hatalarını düzeltmesinde ve özgürlüğünü kazanması olarak görür. Ancak, bu tarih anlayışının sakıncası da geçmişi yargılamasında, bugünü yıkmasında ve geleceği reddetmesinde yatar. Nietzsche, bu tarih anlayışının, insanın kendisine saygı duymasını engellediğini, tarihin yargısına maruz bıraktığını ve yaşamı acılaştırdığını savunur. Örnek vermek gerekirse: Nietzsche’nin ‘’Böyle Buyurdu Zerdüşt’’ kitabında Üstinsan, ölü Tanrı, toplumsal değerlerin yeniden değerlendirilmesi ve iyinin ve kötünün ötesinde gibi kavramların insanın kendini aşıp yeni değerler yaratmasını ve kendini özgür kılmasını öğütlemesi.
Antikacı tarih; geçmişi olduğu gibi kabul ederek bugüne saygı duyan ve geleceği korumaya çalışan bir tarih anlayışıdır. Nietzsche, bu tarih anlayışının yararını, insanın kendini anlamlandırmasında, köklerini beslemesinde ve bütünlüğünü sağlamasında görür. Ancak, bu tarih anlayışının sakıncası da, geçmişi dondurmasında, bugünü tekrarlamasında ve geleceği engellemesinde yatar. Nietzsche, bu tarih anlayışının, insanın kendine yenilik katmasını engellediğini, tarihin kalıplarına bağladığını ve yaşamı sınırladığını savunur. Örnek vermek gerekirse: İlahi kitapların insanın geçmişten gelen ahlaki değerleri, kalıplaşmış kuralları, vicdanı, erdemleri, günahları ve sevapları ve daha pek çok kavramı değişime açık bırakmaması.
Nietzsche, bu üç tarih anlayışının da yaşamı desteklemekle beraber kullanılması gerektiğini, ancak aşırıya kaçıldığında yaşamı boğabileceğini savunur. Tarihin yaşam için yararı ve sakıncası arasında bir denge kurulmasını şarttır. Nietzsche, tarihin insanın kendini tanımasına, yaratıcılığını geliştirmesine ve özgürlüğünü kazanmasına yardımcı olabileceğini, ancak tarihin köleliğine düşülmemesi gerektiğini ve insana yaşamın anlamlandırılması, değerlendirilmesi, insanın yaşamına yön vermesinin yanında ilham da verdiğinin altını çizer. Tabii ki bu insan yaşamına egemen olması gerektiği anlamına gelmemektedir.
Tarihin insan hayatı için hem yararlı hem de sakıncalı olabileceğini söylemek yanlış olmaz. Tarihin yararı, bize geçmişten dersler almayı, bugünü anlamayı ve geleceği şekillendirmeyi öğretmesidir. Tarihin sakıncası ise, bizi geçmişe bağımlı kılmak, bugünü gözden kaçırmak ve geleceği kısıtlamak olabilir. Bu nedenle, tarihin yaşam için yararı ve sakıncası arasında bir denge kurmak gerekir. Nietzsche’nin dediği gibi, “Tarih, yaşamın hizmetkârı olmalıdır, efendisi değil.” Sözünde de çok büyük bir haklılık payı olduğunu belirtmek lazım ve Nietzsche'nin tarih felsefesinin, hem tarihe hem de yaşama bakış açımızı zenginleştirdiği de su götürmez bir gerçek. Varoluşsal etkinin yanı sıra materyalist diyalektik anlayışının doğal, sosyal ve siyasal etkilerini unutmamak gerekir. Sonuçta tarihsel oluşum maddeden bağımsız düşünülemez ve bu noktada metafiziğe karşı alternatif olarak ortaya atılan idealizm, hem insanlık tarihini hem de doğanın değişimini ya da Dünya’nın varoluş dinamiklerini yansıtma konusunda eksiktir.
Metafizik ve idealist bakış açısının teoriden pratiğe dönüştürülmemesi ve aynı yapı içerisinde bilinçsel gelişime ket vurması bizlere tarihte materyalist ve realist bir dünya görüşü ile ele almamız gerektiğini gösterir. Bunun yanında tarih felsefesinin, hem tarihin hem de yaşamın bir sanat olduğunu, hem tarihin hem de yaşamın bir bilim olmasını, tarihin yaşamının bir oyunu hem de tarihin yaşam ile bir bütünlük içinde olmasını kabullenmek gerekir. Aslında bir şairin, şiir yazarken kendini aşma, yeni değerler yaratma, özgürlük kazanma, ilham verme ve ilham alma gibi etkileme ve etkilenme durumu gibi bir süreçtir. Tarih reddedilmez bir gerçekliktir ancak en önemlisi şimdi kavramıdır. Geçmiş bir deneyimdir ve ikiriciklidir, gelecek muğlaktır ve dinamiktir, şimdi ise adı üstüne şu anki tek gerçeğimizdir.
Tüm içtenliğimizle...
- Bağlantıyı al
- X
- E-posta
- Diğer Uygulamalar
Popüler Yayınlar
Zaman Tüm Beyinlerin Ortak Zihnidir
- Bağlantıyı al
- X
- E-posta
- Diğer Uygulamalar








Yorumlar
Yorum Gönder