Ana içeriğe atla

Nitelikli

Kayıp Ruhlar Diyarı

"Bu maskenin altında etten fazlası var. Bu maskenin altında bir fikir var. Ve fikirler kurşun geçirmez."   — V for Vendetta Gittiler. En yücesi, en bilgesi, en cesuru… Hepsi gitti. Efsane dediklerimizin tadı, ölümün damağında kaldı. Bize de geriye sadece kemiklerinin karıştığı topraklar kaldı. Peki ya ruhları? İnsanlığa olan görevini tamamlayanların ve tamamlayamayanların, eğer hayata biraz daha tutunabilselerdi neler başarabileceklerini düşündüğümüz o ruhlar… Ruhun varlığı, Tanrı'nın varlığının ihtimaliyle eşdeğerdir. Her ikisi de inançla gerçekliğini korur. Ve biliyoruz ki inanç anlatılmaz; onu açıklamaya çalıştığımızda kelimeler ağzımızda düğümlenir. Ancak sözcüklere dökemediklerimiz hislerimizde yaşamaya devam eder. Kazanılmak için çok geç kalınmış anlar, çürümüş fırsatlar ve gitmiş insanlar… Tüm bu kayıplar, bize hissettirir. Öfke, korku, hüzün, ızdırap ve çaresizlikle yıkanırız. Hâlâ üzerimizden damlayan bu duygularla, yeni doğmuş kadar çıplak ve savunması...

Tanrının Eksik Et Parçaları ve Belki De Romantize Edilişlerimizdir Yaşamak...

  


Parmak Uçları:

İnsanlar o kadar korkutulmuşlar ki hepsi depresyon periyodunda sanki ama mutlu görünmeye çalışıyorlar. Antidepresan alacak paraları yok ama keder ve korku onların antidepresanı olmuş sanırım.

Elbiseleri çok yıpranmış, birçoğunun gömleği düğmelerini yitirmiş bir ihtiyarın dişlerini yitirişi gibi. İnsanların ruhları da gömlekleri gibi, yitirmişler affektlerini birer birer…

Pantolonları yürekleri gibi paramparça; paçaları yerlerde sürünüyor, zor atıyor kalbi pantolonların adım alamıyorlar…

Şapkaları karakterlerini betimiliyor, her biri birbirine benziyor fakat şapkalarının şekilleri çok farklı çünkü hissettikleri affektler çok farklı; Yaşadıkları hastalıklar, afetler, kayıplar çok farklı… Kimisinin fötrü solmuş güneşten, kimisinin biçimi bozulmuş kasırgadan belki bir düşüşten, kimisi şapkayı yenilemiş fakat paltosu parçalanır olmuş.

Belli ki çok temiz bakıyorlar elbiselerine, belli ki çok yıkıyorlar, belli ki kirlenmiş hissediyorlar, kıyafetlerinin dikişleri yırtılana kadar arınmak istiyorlar. Korkuyorlar belki de arınmazsam rejim beni yitirir, rejim beni mahveder diye… İhtiyarlar duraklara oturmuş kambur bir biçimde, şapkalarını temizliyorlar fırçayla. Belli ki solduklarının farkındalar, ama insanların farkında olmaması lazım düşüncesine kapılıyorlar. Sanırım düşünceleri zamanla obsesyon oluyor, kolları bacakları çok zayıf ayakta duramıyorlar fakat elleri kaslı sanki Rachmanonoff gibi piano çalıyorlar…

Gençler, gençler pek yoklar ortalıkta hepsi savaşta ölmüş sanırım. Yoklar zannediyorum, rejim ailelerine onların savaşa gittikten sonra başka ülkelerde kalmalarının gerektiğini söylemiş. Anneleri ağlıyor, kederleniyor fakat inanıyorlar rejimin söylediklerine. Birisinin bile oğlunun öldüğünü düşündüğüne şahit olmamışlar. Kızını alıyorlar terzi yapacaklarını söylüyorlar, vermek istemiyorsun fakat onlar gelip aldı. Kızın geri gelmiyor, bekliyorsun… Terziler bu kadar uzun çalışırlar mı acaba? Bilmek; hatırlamak istemiyorsun kızını ne zaman aldıklarını, kızının yaşını unuttun. Unutmak sana çok iyi geliyor, biliyorsun hatırlarsan çok üzüleceğini kahrından öleceğini. Korkuyorsun hatırlamaktan, o kadar korkuyorsun ki artık unutuyorsun her şeyi nefes almayı bile unutuyorsun…


Sonra yavaşlıyor kalbin, sıcak pasparlak pembe yanakların soluyor, soğuyorsun... Hayır, yine ölemedin kurtulamadın yapamadın, sen yalnızca anne olmak istemiştin senin günahın nedir? Niçin?! Niçin yaşıyorsun bunları? Belki, belki deliryumlar, psikozlar geçiriyorsun neler olduğunu anlamadan. Çocuğunu görüyorsun hangisi olduğu muhim değil birisini işte karanlık bir silüet aydınlıkta görüyorsun kayboluyor aydınlıkta kayboluyor aniden bazen yavaş yavaş kayboluyor… Sen bir babasın, oğlun için onun için pirinç çuvalından birkaç kase alıp gömlek ve pantolonla takas ettin güzel elbiseler giysin diye onun için yaptın. O birkaç kase pirinci oğlunuza yedirdiniz sizler patates bulursanız yediniz bulamazsanız önce çocuğunuzu öptünüz kokladınız sonra parmak uçlarınızı yediniz.

 

Hislerimi anlatmak için yazdım bu kısa metni; felsefeyi olaylara, kişilere indirgeyerek yazmaktan hoşlanmasam da başka bir şekilde yapamıyorum çünkü yol bilmiyorum. Fakat okuyacak olduğunuz yazım bu sefer biraz farklı çünkü çok farklı bir algı ile öklü -insandan uzak, hem de çok yakın aslında, tarafsız, epey de taraflı, tinsel- bir perspektiften bakıyorum.


Bahsettiğim tanrı herkesin tanrısı aslında, spesifik bir tanrıdan bahsetmiyorum. Panteizmin Tanrısı olabilir, Kali olabilir ya da Güneş spesifik bir tanrı değil; fakat tümünün ortak bir özelliğe sahip olduğunu düşünüyorum. Çünkü tanrıların tümü tanrıya olan ihtiyaç ile birlikte oluşturulmuş. Pantezmin Tanrısı merhametli olmayabilir yahut kullarını ateşlerde yakmayabilir fakat panteizm iki uç tanrı motifinden de güçlüdür -iman “faith” olarak, bana kalırsa en çok huzur veren tanrılardan birisidir çünkü kendimizi içinde bulduğumuz bir Tanrı. Bunu bir iltifat olarak algılamayın, yergi de değil söylemek istediğim sığınma ihtiyacımızın sonucudur tanrılar.

Panteizmdeki insan karakterinden çok uzak çok daha öklü aynı zamanda en öksüz Tanrı kişiliğindeki duygusal eksikliği – Tanrının parçası olarak – doldurduklarını düşünüyorum. Hatta boşluk bence çok müthiş bir biçimde doluyor. Gökte oturan bir sonsuz güçte insana benzeyen bir ilah motifinden çok daha fazla içselleştirilebilir bir Tanrı motifi ortaya çıkıyor.

Panteistler gezegene tesadüf eseri geldiklerini düşünüyorlar, bir başlangıçlarının olduğunu ya da başlangıca ihtiyaçlarının olduğunu düşünmüyorlar. Onlar için en uygun tanrı öksüz olmalı fakat aynı zamanda Panteizmin Tanrısı sonsuzca öklü hissettiriyor onları çünkü kendilerini tanrının parçası olarak görüyorlar.



Rica ediyorum önceden uyarımı yapayım. Tanrı tanımaz olmak psikopat, zararlı, dehşetengiz olmak demek değildir aslında bahsettiğim tanrıtanımazlık bile değil. Sığınma ihtiyacı hissetmemek. Hepimizin inançları var, Ateist birisinin de inançları var Hindu birisinin de ikisi de birbirine çok radikal gelse de tümü inanç. Teori ile Faith, İman arasındaki farklı biliyorum fakat sonuçta Matrix’den mi yoksa Big Bang’den mi geliyorsunuz buna siz karar veriyorsunuz tıpkı dini inançları olan kişilerin peygamberlerini seçmesi gibi -bir estetik devamlılık yok farkındayım fakat en azından hissediyoruz inandığımızı ortak bir affekt var.

Dehşetengiz liderler (Cengiz Han, Mao, Stalin, Attila Han, Hitler) Tanrı’dan uzak “Kendilerince Tanrı’dan bile güçlü bu nedenle Tanrı’ya ihtiyaçları kalmamış kimselerdir. Ona sığınmazlar.” Tanrısızlıkla birlikte delilik, dehşetengiz hadiseler belirir demiyorum. Fakat Tanrı’ya ilgisiz olmak ile hiç Tanrı’ya inanmamak hatta ailene bile sığınma ihtiyacı hissetmemek bu farklı bir okazyonda değerlendirilmeli. İkisi benzer durumlar gibi görünse de o duygudurum halini yaşayan kişilerin ruh halleri çok farklı. Cengiz Han küçükken babası Yesügey’in Tatar Türkleri tarafından öldürülüşüne şahit oluyor, sevdiği herkesi kaybediyor onunla iletişim kuran herkesin amacı onu öldürmek yahut kullanmak. Orta Asya şartlarında kaldığı demirliklerden kaçıp tek başına uzunca süreler hayatta kalıyor. Belki yeterince iyi imgelemenizi sağlayamadım, Ryker Webb üç gün boyunca vahşi hayvanların olduğu zor yaşam koşullarında yaşamayı başarmış bir çocuk. En son fotoğrafı ile kaybolmadan önceki fotoğrafı arasında bağlantı kurmak çok zor, müthiş bir travmatize olmuşluk okunuyor her pixelinden fotoğrafın. Bu tür travmalar beyinde çok büyük -kalıcı- hasara neden oluyor.



Tanrı derken ne anlattığımı az çok söylediğimi düşünüyorum, asıl sorum bu değil aslında sorum bizler neden bu kadar fazla değer veriyoruz insanlığa kendisini sonsuza kadar yaşatacak değerler bahşediyoruz. Amacımız içten içe yaşamak mı acaba sonsuza kadar? Aslında insanlık tarihinin ilk mühim unsurlarından olan dinlere baktığımızda öteki hayat motifini yahut incarnation istemini görüyorum. Bazen bilinçaltımız bizim için çalışır farkında olmayız akışa bırakırsın hani kendini böyle o sırada ürettiğin eser dehşetül vahşet gibi oluyor hissine kapılırsın. Fakat sonra resme uzaktan baktığında aslında ilmek ilmek işlendiğini görüyorsun. Çok hoşuna gidiyor resim, gözlerini kısıyorsun biraz düşünüyorsun müthiş hissediyorsun kendini. İtiraf ediyorum kendime kızıyorum aslında, aslında tamamen pathetic bir yazı okuyorsunuz. Belki kendimce temellendirmiş olabilirim argümanlarımı. Fakat şimdi kendi felsefemi yapacağım, asıl bahsetmek istediklerimi yazacağım.

İnsanlar için verdiğim boyumu aşan vahşilikte kararlar, kozmosun insanlarının onlara en kötü davrandığım zamanlarda çiçeklerle gelmeleri, direnişler, distopyalar…

İnsanlık yok aslında, ben var olduğumu düşünmüyordum. Başkası hakkında konuşunca sorun çıkıyor kendimi iki parçaya ayırıyorum, birinci Cadmus’um ben ikinci Cadmus’a ithafen yazıyorum: Senin hissediyor olman kozmos için muhim değil, hatta galaksimiz için güneş sistemimiz için bile, malsesef gezegenimiz içinde bile umursanmıyorsun.

Hissediyorsun, fakat hislerinin sesi duyuluyor mu? 

Yoksa sessizce kanıyor musun sadece? 

Sessizce neşelenip, sessizce heyecanlanıyorsun…                                                                                              

Desolate bir çölde bağırıyorsun sesin çıkıyor fakat hissedilmiyorsun. Etrafında bir sürü insan var, milyarlarca onların içinde hissediyorsun fakat sesin duyuluyor mu? Çok yakınındakiler duyuyorlar belki fakat kalpleri ile duyuyorlar mı seni? Bence hissedip, hislerinin sesinin olmaması çok daha korkunç bir hadise.

Karamsar düşüncelerim işte bunlar, insanları umursamıyordum bir süredir bu tarz düşüncelerim yüzünden, benimle konuşmak isteyen herkese kötü davrandım. Hiç yazmadım bazen, fakat öyle durduk yere olmadı tabi ki neden olduğu çok önemli değil herkesin kırılma noktası farklı oluyor. Sayısalcı olmak isterdim insektleri koskocaman bir terrariuma koyup kocaman yapıp onların üstüne binip insanlara saldırmayı falan, o kadar nefret etmiştim. Düşünsenize Rhinoceros böceğinin tank kadar olduğunu kendi ağırlığının 1000 katını fırlatabiliyor. Ya da mantislerin at kadar olduklarını, bukalemun bile yiyorlar. Tabi öyle ayakları yere basmayan bir distopya - proto/ben için ütopya – değildi. Terrarium dışardan çok daha fazla oksijenle dolu olacaktı ayrıca yerçekimi azaltılmış olacaktı, bu nedenle hayvanlar çok daha hızlı büyüyebilir. Ama yer çekimini azaltmak yalnızca büyük gösterir sanırım kasları gelişmez bu sefer. Ama sayısalcı olmadığım için ancak romanını yazarım ben bunun.

Muhteşemdi, hayatıma Antropophagie ile ilgili kitaplar okuyarak devam ediyorken bayramda bir yakınımın kabristanına gittim, yanımda annesi ağlıyordu. Kendisi yıllar önce ayrılmıştı aramızdan, ayrıldığı gün çok küçüktüm ama biraz ağlamıştım. Daha önce defalarca gittim belki hiç gözümden yaş gelmemişti. Fakat annesini öyle ağlarken, gördüğümde kalbim parçalandı. Tanrıya baktım, dağlara. Saatlerce ağladım belki sarıldım ona, ölümüne ağlamadığım her insan için utandım. Ama aynı şey değil birinin birden yok olması, çok da yakının değilse hissedilmiyor pek. Fakat onunla bebekliğinden beri ilgilenen her gün onun için -devam edemeyeceğim. Tamam ölünce yok olduk. Ölen insan için sorun yok bence 70 yıl yaşamak bir insan için kafi -primat atalarımız 30 yaşlarını göremeden ölüyorlardı hep- tüketmek için yeterli değil ama doymak için yeterli bence. Ama öldükten sonra sen hissetmesen de -diğer parçama yazıyorum- seni hatırlayacak halen yaşatacak insanlar olacak. O insanlar sen yaşarken senden beklentileri vardı belki, hepsini karşılayamayız ama bilmiyorum düşünmeli miyiz? Bencil olmalıyız yaşamak için biliyorum ama çok bencil olursak yaşamımızı kaybedebiliyoruz. Hem de etrafımızdakilere zarar verip ayrılıyoruz. Benim için çok mühimdi.



Bizler Tanrı için Et Parçalarıyız biliyorum. Umurunda olmadığını biliyorum. Fakat insanlık romantize edişleriyle sonsuza kadar yaşayacak, birini sonsuza kadar yaşatan onun için atan kalplerdedir bence. Fedakar olmalıyız, didaktik bir yazı olarak algılamayın kendime didaktik.

Hem madem insanları o kadar alçaltıyorsun sana bir sorum var; eğer bizler tanrının unutulacak hissedilmeyecek et parçaları, insanların sana verdikleri ufak rahatsızlıkları neden bu kadar hissediyorsun? Sonsuza kadar yaşatıyorsun, kendin için o nefreti sen var ediyorsun. Hissedilmiyoruz evet materyal olarak bir hiçiz biliyorum. Ama verdiğimiz değerler, obsesyonlar, ilişkiler, olağanca değerler, ölümle bile son bulmayan o kocaman değerler işte onlar hiç ölmeyecek. Kozmostan daha değerli benim için, istediğin kadar büyük ol sonu yok ki...


-Cadmus

-Κάδμος


















Yorumlar

Yorum Gönder

Popüler Yayınlar