Ana içeriğe atla

Nitelikli

Kayıp Ruhlar Diyarı

"Bu maskenin altında etten fazlası var. Bu maskenin altında bir fikir var. Ve fikirler kurşun geçirmez."   — V for Vendetta Gittiler. En yücesi, en bilgesi, en cesuru… Hepsi gitti. Efsane dediklerimizin tadı, ölümün damağında kaldı. Bize de geriye sadece kemiklerinin karıştığı topraklar kaldı. Peki ya ruhları? İnsanlığa olan görevini tamamlayanların ve tamamlayamayanların, eğer hayata biraz daha tutunabilselerdi neler başarabileceklerini düşündüğümüz o ruhlar… Ruhun varlığı, Tanrı'nın varlığının ihtimaliyle eşdeğerdir. Her ikisi de inançla gerçekliğini korur. Ve biliyoruz ki inanç anlatılmaz; onu açıklamaya çalıştığımızda kelimeler ağzımızda düğümlenir. Ancak sözcüklere dökemediklerimiz hislerimizde yaşamaya devam eder. Kazanılmak için çok geç kalınmış anlar, çürümüş fırsatlar ve gitmiş insanlar… Tüm bu kayıplar, bize hissettirir. Öfke, korku, hüzün, ızdırap ve çaresizlikle yıkanırız. Hâlâ üzerimizden damlayan bu duygularla, yeni doğmuş kadar çıplak ve savunması...

VEDA

Sözün eylemini yitirdiği yerdesiniz

Hoşgeldiniz,

Ben yitirdim kelimelerimi, onlar eskisi gibi değil artık. Belki de ben de eskisi gibi değilimdir. Belki de her şey bir oyunda bizzat  bulununca pekişmiştir. Geçen ay, Midas'ın Kulakları'nı oynarken oturup yazmaya kalkışmıştım kendi tiradımı. Susup-unutmanın toplumsal ödev haline getirilmesini eleştiriyordu yazdığım metin. Oyun esnasında alkışlardan anladığım kadarıyla seyircinin hoşuna gitmişti canlandırmam. Dönüp baktığımda cesurca buluyorum kalkıştığım bu işi. Cesur ama yersiz. Tıpkı bu yazının giriş cümlesi gibi, hatta bu yazının kendisi gibi. Söylenmesi gereken şeylerdi, biliyorum. Benim için yaşamın gerçekleriydi bunlar. Peki gerçeğin ne gibi bir önemi var ki artık? Yaşamın gerçeği bile olsa elimizdeki,  yaşamın kendisinden daha mı değerli? Soruyorum yalnızca. Belki de ben de anlayabilirim böylece,  insan sanatlarına aşık olarak büyüyen birinin onlardan niçin gün geçtikçe çekindiğini...

  SANAT NE İŞ GÖRÜR?

"Yeter Hikmet! Oyunumuza dönelim." Hikmet'in gözleri parladı: "Dönelim, albayım. Oyunumuzu kanımızla yazalım. Istırabımızı sanatımıza gömelim. Sanat bizim için ekmek parası değil, sanat bizim için bir ustalık meselesi değil, sanat bizim için... sanat bizim için nedir albayım?"

"Eğer yazabilirsek iyi bir oyun," diye homurdandı emekli albay Hüsamettin Tambay.

     - Oğuz Atay


"Tiyatro Sanatı"

Tiyatro için, yaşamın gerçeklerinin bir oyun etrafında izah edilmesi desem gücenecek birileri çıkabilir. Onlar bu karşı çıkışlarını tiradlarıyla canlandırsınlar, biz işimize geri dönelim. Sahne kırmızı bir perdeyle korunur tiyatroda. Bu kadife rengi kızıllık, insanın içini bir hoş eder doğrusu. Ona dik durmasını,oyun esnasında öksürmemesini, hele çişinin hiçbir koşulda gelmemesini söyler. Bir anons duyulur çok sayın... derler flashlı çekim yapmamanız rica olunur. (Sahnedeki yaratıklar sinirlensin istemezler belki de, kim bilir...) Beklenen işaret  sonunda duyrulur: Oyunumuz beş dakika içerisinde başlayacaktır. İyi seyirler.

Bunu duyan seyirciler, karanlık bir salonun içerisinde beş dakikanın dolmasını gayretle beklerler. Beklerler dediysem, ben de bekledim elbet. Ama oyunu değil efendim, seyirciyi bekledim yalnızca. En ateşli gençlik yıllarımda -bunu diyorsam da yaşım henüz on yediyi geçmiş değildir efendim- benim için tiyatro, bu beş dakikalık bekleyişten ibaretti. Sizinleyken bile, yalnızca sizdiniz beklediğim. Daha önce oynanmamış bir oyunun bir parçası olacaktım böylece. Böylece hepimiz bir arada karşı koyacaktık beş dakikalık beklemelere. 

Sizler benim biricik Godot'umdunuz. Ben tiyatro binasına yürüdüğüm her akşam yalnızca bunu umdum. Kulağa çaresiz bir ayin gibi geliyor anlattıklarım, biliyorum. Fakat biz beş yüz kişi filandık.Güneşi görmemiş çocuklar gibi habersizdik birbirimizden. Yine de, güneşi görmemiş beş yüz kişilik bir orduyu küçük görmeye kimsenin hakkı yoktur dünyada efendim. Niçin hepimiz  bu karanlık odada oturmuş, bize oynanacak oyunu bekliyorduk? Niye tek bir kişi bile engel olmaya çalışmadı olacaklara. Niçin  bize oyunlar oynamalarına izin verdk! Bunlardı içimi kemiren çaresizliğin kaynağı. Bunlardı o tiradı yazmamın sebebi. Fakat şimdi tüm yüreğimle görüyorum ki, bunlar zaten hepimizin bildiği şeylerdi. Belki de en büyük oyunu seyirciler oynadı sahnedekilere kim bilir? sessizlik oyunu.  Ben o zamanlar bundan habersizdim. Şimdi kırmızı perdenin oraya niçin koyulduğunu daha iyi anlıyorum.

"Edebiyat ve Konuşma" Sanatı

 Artık sanki yaşamıyorum, yaşayan birini seyrediyorum; daha önce bildiğim romanı okur gibiyim. Bir roman, kendini okumaya başlasaydı herhalde bu kadar sıkıcı bulurdu kendini...

Dünyadaki insanlar yaralı toplumlara mensupturlar. Devletin ve ulus bilincinin amacıysa bu yaraları kapamaktansa bireye anımsatmaktır çoğu zaman."Kendini kanatan bir bıçaktan" farkı yoktur bu durumun. Kutlamalar, zafer bayramları, cenazeler, bayrak törenleri, babalar günü... Gerçekten de babalar günü  toplumumuzun en derin yaralarından biri olmaya adaydır. İçler acısı bir kapital...

İşte tüm bu törenlerde ulusa, yüreklere seslenecek birilerine gereksinim duyarız. Etkileyici bir ses tonu, (d)üzgün bir diksiyon ve  kelimeler. Haklarını yemeyelim, kimi insanlar  böyle konuşmalar için "özel" günlere dahi ihtiyaç duymazlar. Konuşma sanatının büyük ustaları, söylenecek ne çok şey vardır onlar için! Nasıl da donanımlı ve girişken insanlardır onlar. Size durumun hiç de böyle olmayabileceğini bir örnekle açıklamak isterim. Hayatımda en cahil olduğum dönem, en çok konuştuğum dönemle aynı zamanı kapsar. En yalancı, en korkak ve bilgisiz olduğum bu yıllarda  kelimeler benim tek sığınağımdı. Onları kullanmaktan hiçbir zaman çekinmedim. Yazarlık atölyelerinde yetişkinler, genç bir sokrat gözüyle bakıyordu bana. Oysa öyle uzaktım ki ona: gerçek bilgeliğe, dürüstlüğe,mantığa ve yüreğe. Sende ışık var, dediler bana. Kelimelerin peşini hiç bırakma. Çok düşündüm. Dürüst bir şey çıkmış mıdır birinin kaleminden diye. Okumaya devam ettim bu yüzden. Fakat sonra, anladım ki herkes kendi gerçeğinin masalını yazmış. Edebiyat da, tiyatro da, konuşmanın kendisi de bundan ibaretmiş yalnızca. 

Bize bizi hatırlatan şeyleri severiz. Sanatın kendisinde, kendimizden bir şeyler bulmaktır hedefimiz. Bu yüzden okunan kitaplarda farklı yerlerin altını çizmişizdir. Sanat insana kendini hatırlatır, insan olmanın kendisindense uzaklaştırır. Çünkü yaşamak taklit edilecek şey değildir. Yaşamak yaşanılır, sanatsa süslemeye yarar onu. Yani sanatla yaşamak, yaşamı sanatla yansıtmak: yaşadım demek değildir. Yaşamı bilmek hele, hiç değildir. Peki benim kalemimden, sanatımdan, dürüst bir şey çıkmış mıdır şimdiye kadar? Bunu da çok düşündüm. Aralarında dürüst olmaya aday bir tane varsa o da bundan başkası değildir . Biliyorum ucuz bir oyun gibi kokuyor. Biliyorum kelimeleri suçlarken onlara sığınmam size dokunuyor. Ama elimden ne gelir, onlar benim en sadık düşmanlarım... Beni şimdi duyan biri var mı acaba? Size oyun oynamak istemedim. Virgüllerin arasında boğulmaktan korkuyordum yalnızca. Elinizi uzatsanız, bir kerecik. Bir kerecik hiç konuşmasak. Siz bana elinizi verseniz ben güneşi ortaya koysam. Ekmek gibi, ekmek gibi bölüşsek soframızda. Bir kerecik tadına bakın, seveceksiniz suskunluğu ve yaşamı da.


"YAŞAMAK SANATI"

Bir sincap gibi mesela...

Yaşamak sanatının yaratıcısı ölümden başka şey olmasa gerek. "Bu dünya soğuyacak", öyle değil mi? Sonunda her şey yalnızca yaşadım diyebilmen için olacak. Sizlere söyleyebileceğim tek şey: yaşamdan anladığınız her ne ise onu korkmadan yaşayın. Bir ressamın tutkusuyla, sahnenin tozuyla, kelimelerin fısıltısıyla yaşayın hem de. Yaşadım diyebilmek için yaşayın.

 

Yaşadım, diyebilmen için…

 - Varta Wanderlust

 

https://youtu.be/92Rl0re5Mu4?si=GN-Nv4aVc55tIxdj

YAŞAMAYA DAİR-1
...
YAŞAMAYA DAİR-2

Yorumlar

Yorum Gönder

Popüler Yayınlar