Ana içeriğe atla

Nitelikli

Kayıp Ruhlar Diyarı

"Bu maskenin altında etten fazlası var. Bu maskenin altında bir fikir var. Ve fikirler kurşun geçirmez."   — V for Vendetta Gittiler. En yücesi, en bilgesi, en cesuru… Hepsi gitti. Efsane dediklerimizin tadı, ölümün damağında kaldı. Bize de geriye sadece kemiklerinin karıştığı topraklar kaldı. Peki ya ruhları? İnsanlığa olan görevini tamamlayanların ve tamamlayamayanların, eğer hayata biraz daha tutunabilselerdi neler başarabileceklerini düşündüğümüz o ruhlar… Ruhun varlığı, Tanrı'nın varlığının ihtimaliyle eşdeğerdir. Her ikisi de inançla gerçekliğini korur. Ve biliyoruz ki inanç anlatılmaz; onu açıklamaya çalıştığımızda kelimeler ağzımızda düğümlenir. Ancak sözcüklere dökemediklerimiz hislerimizde yaşamaya devam eder. Kazanılmak için çok geç kalınmış anlar, çürümüş fırsatlar ve gitmiş insanlar… Tüm bu kayıplar, bize hissettirir. Öfke, korku, hüzün, ızdırap ve çaresizlikle yıkanırız. Hâlâ üzerimizden damlayan bu duygularla, yeni doğmuş kadar çıplak ve savunması...

YÜZLERİN İHANETİ

“Bir şeyler yapıyorum, yürüyorum, konuşuyorum, yemek yiyorum yani her zaman yaptığım işleri sürdürüyorum ama nasıl anlatsam, bir boşluk duygusu içinde. Sanki içimde derin bir hiçlik var.”
-Zülfü Livaneli


 

     Yine sıradan bir sabaha başlamak için alarmın çalmasını bekliyorum. Erken uyandığımın farkındayım. Gözümü kıpırdatmaya dahi yeltenmiyorum. Okulun ilk zamanlardaki o istek ve çabalama hissimin silikleştiğini hissediyorum. Nasıl bir hayatımın olduğunu aklından geçirmeye çalışıyorum. Kalkıp hazırlanmam gerektiği gerçeğini ama  alarmın tekrardan çalmadığını  fark ediyorum. 

 

    Tavana bakıyorum. Her sabah gözlerimi açıp baktığım, o beyaz – sonsuzluğun simgesi olan beyaz tavana… her gün o kaçınılmaz kilise ayin müziğini andıran, alarmın çalmasını beklerken baktığım o tavan… hazırlanmam gerektiğini düşünüyorum, okula gitmem gerektiğini bilmek zoruma gidiyor. Sonra aklımdan bu dogmatik parmaklıklar arkasındaki, sınırlandırılmış yaşamında bana azda olsa özgürlük hazzı veren düşünceler geçiyor. Gülümsüyorum. Hızla yataktan kalkıyorum ve üstümü giyinirken, birden  annemin "Saudade!!  hadi kahvaltıya, geç kalacaksın." diye seslenişi geliyor aklıma, ardından "Yüzünü yıkamadan kahvaltıya oturamazsın." diyişi, gülümsüyorum sonra bazı günler onu dinlemeyip yüzümü yıkamadan  kahvaltıya oturduğum, yüzümü zorla yıkadığı zamanlar… daha uzun bir gülümseyişe sebep oluyordu. Saate bakıyorum okul servisi gelmek üzere hızlıca çantamı alıp kendimi dışarı atıyorum. Havanın soğukluğu tüylerimi diken diken ediyor. "Saudade, ceketini almadan dışarıda çıkma. Hava çok soğuk hasta olursan karışmam." gülümsüyorum, gözlerim,  gözlerim doluyor ama soğuktan. Otobüse biniyorum, şoföre günaydın demek üzereyken daha hızlı davranarak "Günaydın Suaede" diyor. Gülümsüyorum. Bu adamda bir türlü ismimi öğrenemedi, ağzında garip bir kelime yuvarlıyor. İsmimi söylemesi o kadar zor değil. "Saudade" Sa-u-da-de evet zor değil. Ne önemi varsa ismimin... annem de söyleyemezdi zaten. Bu kaçıncı gün bu kaçıncı hafta kaçıncı aydı bilmiyorum. Aklımı kurcalıyor bu sabahın  erken saatlerinde. Neden burada olduğumu düşünerek arkaya doğru ilerliyorum. Gözlerim oturmak için bir yer arıyor -oturabileceğim bir yer -her yerin dolu oluşu, çantamın  ağırlığı ise cabası. Çantanın sol kolunun daha uzun olduğunu hissediyorum. Tutunduğum koltuktaki çocuk dikkatimi çekiyor. Daha önce yerini bana verdiğini anımsıyorum. Saçların gürlüğü ve parlaklığı ruhumu sıkıyor, dağınıklığı ise ayrı sinirimi bozuyor. Sonra kendimi düşünüyorum sabah yüzümü dahi yıkamadığımı, saçlarımın birbirine girmişliğini... çocuğa tekrar baktığımda onun da yüzünü yıkamadığını fark ediyorum. Belki de düzgün yıkamamıştır. Bana baktığını fark ediyorum, gülümsüyor, iki gözüne bakarmış gibi yapıyorum. Aslında iki kaşının ortasına bakıyor ve iki saniye içimden sayıp,  gülümsüyorum. "Saudede." diyor. Duymazdan gelsem olmaz, kulaklık takılı ama yüzüne baktığım için anlamış olduğunu düşünüyorum.  "Efendim." diyorum. kalkıyor ve yerine oturmam için eliyle işaret ediyor. "Teşekkürler."  diyorum. Gülümsüyor. Ah! tekrardan karşılık vermem gerektiği için gülümsüyorum ve koltuğa oturuyorum. Ama çantayı sırtımdan çıkartmadan oturuyorum. Çocuk ayağa kalktığında uzun boylu, iri yapılı bir görünüşe sahip olduğu gözüme çarpıyor. Sporla uğraşıyordur kesin. Dışarı baktığımda okulu görüyorum. Neden okula birkaç dakika kala bana  yer verdiğini düşünüyorum. Çantanın  çok rahatsız ettiğini hissediyor, kucağıma almaya karar veriyorum, otobüs duruyor. Yolculuğun bitmesini istemiyorum. Hareketsiz kalmayı sürdürüyorum. Herkesin hızla birbirine çarparak inişine şahit oluyor, sonra harekete geçiyorum. Şoför tekrar dikkatimi çekiyor açık pembe, beyaz çizgili bir gömlek ve kırmızımsı bir kravat taktığını görünce karşımda sanki okul otobüs şoförü değil de bir makam şoförü ile karşı karşıyaymış gibi hissediyorum.  Otobüsten iniyor insanlara bakıyorum. Yalnız yürüyen birkaç kişi dışında herkesin biriyle yürüdüğünü, konuştuğunu ve gülüştüklerini görüyorum. Midem bulanıyor, canım çıkacakmış, kafam çatlayacakmış gibi ağrıyor. Kantine varıyorum bir şeyler yemek için parayı çıkarmaya çalıştığımda ceketimin  cebinde kaldığını fark ediyorum. Peki ya ceketim... Kantindeki bir kız eliyle beni işaret ediyor ve arkadaşlarıyla gülüyor. "Saçlarına baksanıza, kesin hiç yıkamıyordur." Duymazdan gelmeye çabalıyorum ama kızın yanına koşarak gidip saçlarından tutup duvara vursam, sonra saçlarını tek tek yolsam... ama nefretim dinmez. Arkadaşlarında kafasını duvara vursam, tek tek saçlarını yolsam... yok. Yine sinirim geçmez, nefretim dinmez. Sınıfa gidiyorum. İlk ders biyoloji, Öğretmen sınıfa giriyor. Ayağa kalkıyorum "Günaydın" diyor "Sağ ol" diyoruz. Tatmin olmuyor. Tekrardan daha sesli şekilde "Günaydın!" diyor "Sağ ol!" diyoruz. Gülmemek için  kendimi tutuyorum. "Nasılsınız" diyor.  Öğretmene baksana, dalga geçermiş gibi sual soruyor. Günaydınmış, Nasılsınızmış, nasıl olduğumuz umurumda bile değildir. Günaydınmış yanına gitmeli ne güna... "Neden bu kadar cansız duruyorsunuz çocuklar. İlk ders bir de. Ayrıca şimdi anlatacağım konu çok önemli iyi dinleyin bakın. Sınavda çıkar." Yine başladı her ders aynı şeyi söylüyor, bu konu çok önemliymiş. Önemli olsa neyime, bu kaçıncı önemli konu diyişi kendisi bile bilmiyordur. "Canlanın ama üstünüze ölü toprağı serpilmiş sanki, genç olan sizlersiniz enerji saçan benim ama..." en iyisi kafamı koyup uyumalıyım, yoksa bugün geçmek bilmez. "Aaaa!!  Saudade kaldır kafanı bu ne rahatlık, oldu olacak yat, bende yatayım, hepimiz yatalım olur mu?" Kafamı koyamadım daha, hem dersin düzenini de bozmuyorum bırakta uyuyayım. Yok izin vermez illa uğraşacak, laf atacak. "Saudade sana diyorum sana kaldır şu kafanı hatta git yüzünü yıka, gerçekten yüzün mahkeme duvarı gibi gözüküyor."  Sanırım beni sağır zannediyor. Gidip yüzümü yıkayayım yoksa daha fazla konuşacak. Bir de gelmiş mahkeme duvarı falan diyor. Yüzüm öyle  değil ama ben biliyorum. Öyle mi acaba. Annem... annem de küstüğüm zamanlar böyle demez miydi? Derdi demesine ama hemen barışmam ve gülümsemem için  derdi o, öyle değil mi? Koridorda biraz yürüyüp sınıfa geri gitmeli, yok alt kata in oradan  tuvaleti bul, git suyu yüzüne vur, ah şimdiden bile tüylerim diken diken oldu. Yok olmaz yapamam. Hem şimdi su da soğuk mu soğuktur. Hemen sınıfa geri gitmeli uyumalı. Gitmeli gitmesine ama yine konuşur kesin. Aman konuşursa konuşsun. Kapıyı yavaşça açıp gireyim  fark etmez belki. "Saudade! kendine gelmişsin. Demek ki seni her ders başında  yüzünü yıkamaya yollayayım. Ha, ne dersin" beni bekliyormuş sanki. şimdi gel de ağzını açma; - hayır  öğretmenim yüzümü yıkamadım ki, koridorda yürüdüm biraz sonra geri geldim, de.  Herkes gülsün. Susmaz ki sabrımı sınar. Daha konuşur. "Gülümse biraz lütfen ya gülümsemek sana çok yakışıyor" Gülümsemek mi bana yakışıyor? Yok yakışmaz nasıl olur ki ama  herkes öyle demiyor mu? Gülümsemeliyim o halde gülümsemeli... o zaman susar. "Aaa ama ben demiştim. Yakışıyor diye işte, öyle değil mi çocuklar?" - "Evet Öğretmenim, gerçekten Saudade’ye gülümsemek çok yakışıyor keşke yüzünden hiç eksik olmasa." sus sende yalaka. Her şeye köstek olma. İsmi neydi bunun. Neyse neydi. Kafamı koyarım tekrardan masaya ama bu sefer benliğim vermez uymama, boş boş konuşur durur. 

 ---

    "Bir gülüşün ardında bir sürü hayal kırıklığı yatar. Bazen o kadar keskindir ki o kırıklar, batar, acıtır, kanatır. Bir insan gülse de o an neşe dışında her şeyi hissedebilir. Bir insan ağlarken aynı zamanda gülebilir. Bir de gülerken gözlerinin dolması var. O en beteri. Parkta babası ile çok mutlu vakit geçiren küçük çocuklar görünce gülümser insan, ve akabinde gözleri dolar. Artık dünyada olmayan bir yakınının fotoğrafına bakarken gülümser insan ve yine gözleri dolar. İşleyiş budur. Gülerken gözleri doluyorsa içinde kırıklar vardır o insanın. Batar, acıtır, kanatır."

   "Gülmek bazen sanıldığı kadar iyi bir şey değildir acı verir. Sanki biri, miden deli gibi bulanmasına rağmen sana zorla yemek yediriyor gibi olur. Eğer biraz daha yersen kusacaksın ama yemezsen de ceza alacaksın. Yutkunmak gittikçe zorlaşır, bir süre sonra artık yutkunamazsın. Bilincin kapanır. Biri size “ne bu suratının hâli, gülümse biraz.’ Dediğinde de böyle olur. O an içten içe ölüyor olsanız bile gülmek zorundasınızdır. Gülersin, gülersin... Gittikçe zorlaşır. Tıpkı yutkunamama gibi. Sonra duyularınız kapanır,tıpkı bilincinizin kapanması gibi. Sonrası karanlık, zifiri karanlık..." sus artık benliğim,sus da rahat uyuyayım

-Eden Everhard  

   -Solita



YOLCU

On iki yaşında evden ayrılmış bir oğlan,
Hayatın zorluklarını görmüş çoktan.
Okumuş sürekli kitaplardan,
Öğrenmiş, yaşadığımız hayat çok boktan.

Geçmiş yıllar bir yandan,
Fark etmiş, aslında hayat ona vaad edilmiş bir yalan.
Şeytan ve Melek bir taraftan,
Tanrı nerede? soğumuş o karmaşadan.

Varsan baksan bir camından,
Sorsan ona, neden bu çabalaman?
Ayna gibi görünür sana, aman aman,
Sanki yaşamamış hiç, senin de yaşadığın bu boktan hayattan.


-Itami Reiki
30/10/2022

Yorumlar

Popüler Yayınlar